GDO’LARIN ÜLKEMİZE GİRİŞİNİ DURDURACAĞIZ! (Ahmet ATALIK*)

Avrupa Birliği’nin (AB) 2001/18 EC Direktifi’nde Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) “insan hariç olmak üzere, genetik materyali doğal yolla gerçekleşmeyecek şekilde değiştirilmiş organizma” olarak tanımlanır. Diğer bir ifadeyle GDO’yu, “kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizma” olarak tanımlayabiliriz. Günümüzde yaygın olarak bitkilerin genleriyle oynanmakta ve toprak bakterilerinden aktarılan genlerle bu bitkiler haşerelerden zarar görmesin diye zehir salgılayan bir şekle dönüştürülmekte ya da o bitkiyle birlikte yabancı otlara karşı kullanılması için verilen tarım ilacına karşı dirençleri arttırılmaktadır.

GDO’lar dünyadaki açlığı bitirmek ve tarım ilacını önlemek gibi kimsenin itiraz etmeyeceği amaçlarla piyasaya sürülmüşlerdir. Ancak, geçen süreçte GDO’lu olmayan ürünlere göre daha düşük verime sahip oldukları ve tarım ilacı kullanımının düşmesi bir yana daha da arttırdıkları ortaya çıkmıştır. GDO’lu tohumların foyalarının ortaya çıkmaya başlaması üzerine bu tohumları üreten biyoteknoloji şirketleri tohumlarının bağımsız bilim insanlarınca incelenmesine engel koymuşlardır (gen aktarımı işlemi laboratuarlarda ileri teknoloji kullanılarak gerçekleşmekte, bu nedenle bu ürünler ileri teknoloji ürünü kabul edilerek patenti alınmakta ve tohumlar lisans anlaşması ile satılmaktadır).

İnsanların tüketimine sunulan ilk GDO’lu ürün olan Flavr Savr domates, 1994 yılında ABD kökenli şirket Calgene tarafından üretilmiştir. Ancak tüketici tarafından tercih edilmemesi nedeniyle şirket iflas etmiş, ürün pazardan çekilmiştir. Günümüzde yonca, kanola, pamuk, keten, mercimek, mısır, kavun, erik, patates, pirinç, soya, şeker pancarı, ayçiçeği, tütün, domates ve buğday başta olmak üzere pek çok tarım ürünün genetiği değiştirilmiş olup ekim alanı büyüklüğü ve dünya ticaretine konu olması açısından mısır, soya, pamuk ve kanola öne çıkmaktadır. GDO’ların ekim ve ticaretinin yaygınlaşmaya başladığı 1996 yılından günümüze ekim alanları 134 milyon hektara ulaşmıştır. GDO’ların ulaştığı bu ekim alanı dünya tarım alanlarının %2,7’si kadardır. Bu oran özellikle önemlidir, çünkü GDO’ları büyük bir başarı olarak gösterip ülkemizin treni kaçırdığından bahseden bir takım bilim insanı mevcuttur. GDO’lar madem bu kadar başarılıysa, 14 yıl gibi uzun sayılabilecek bir süreçte neden bu kadar düşük sınırlı bir alanda ekildiğinin, okurlarımız tarafından mantık süzgecinden geçirilmesi gerekir.

Ülkemize GDO’ların girdiğini ilk olarak TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) 1998 yılında kamuoyu gündemine getirmiştir. Ancak, bu bilgi paylaşımını değerlendirip araştırmak ve tedbir almak yerine Tarım ve Köyişleri Bakanlığı “nereden biliyorlar efendim, siyasi ve ideolojik konuşuyorlar” söylemi ile inkar etme yolunu seçmiştir. Ta ki, 2003 yılında Arjantin’den soya yükleyen bir gemi Greenpeace aktivistlerince Brezilya önlerinde durdurulup ürün analiz edilinceye kadar. Zira, GDO’lu çıkan o ürünü taşıyan gemi durdurulmasaydı, ürününü Mersin limanımıza boşaltacaktı. İşte o tarihten sonra ülkemize GDO girdiği artık inkar edilemedi.

Arkasında çok uluslu biyoteknoloji şirketlerinin yer aldığı GDO gibi çok önemli bir konuda sadece bir meslek odası olarak mücadele etmenin belirgin bir başarı sağlayamayacağı bilincinden hareketle 2004 yılında kurulan GDO’ya Hayır Platformu’nun içerisinde birçok meslek örgütü, dernek ve aktivist ile birlikte mücadelesini aktif bir şekilde sürdürmeye başladı.

Uzun yıllardır hazırlanmakta olan Biyogüvenlik Yasa Taslağı’nın 2005 yılı başlarında TBMM gündemine gelmesiyle birlikte GDO’ya Hayır Platformu da çalışmalarını hızlandırdı ve 16 ilde sergilediği canavar domates balonu ile birlikte GDO’ların zararları ve yarattığı bağımlılıkla ilgili broşürler dağıttı, pek çok ilde panel-konferans-söyleşiler düzenledi ve topladığı yaklaşık 100 bin imzayı Şubat 2005’te Meclis Dilekçe Komisyonu’na sundu. Bu toplantıda Komisyon Başkanına GDO’ların çevreye ve insan sağlığına zararları ile tarımsal üretimde oluşturacağı bağımlılık konularında bilgiler verildi. Takip eden süreç içerisinde Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu üyeleri ile Meclis çatısı altında bulunan ziraat-gıda mühendisleri ile veteriner hekimlere ZMO konferans salonunda GDO’ya Hayır Platformu bileşenleri tarafından iki kez bilgilendirme sunumu yapıldı. Meclis Dilekçe Komisyonu Başkanı 2006 yılı başında basına yaptığı “GDO’ların çok önemli bir konu olduğu, aceleye getirilmemesi gerektiği” açıklamasıyla Taslağı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na gönderdi.

Taslak, “31.12.2008 tarihine kadar içerisinde insan tedavisinde kullanılan antibiyotik direnç geni bulunan GDO’lu ürünler ithal edilecektir” gibi abes tabirler (bu ürünleri tüketen insanların antibiyotik direnci artacak ve antibiyotik tedavisine yeterli tepkiyi veremeyecekleri anlamına gelmektedir) içeriyordu. GDO’ya Hayır Platformu, ZMO ve konuyla ilgili diğer örgütlerin de görüşü alınarak, kamuoyunu korur bir şekilde yeniden düzenlenip gündeme gelmesi beklenirken, yasası çıkmadan 26.10.2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” yürürlüğe girdi. Yönetmelikler yasalarla çerçevesi çizilmiş bir konunun detaylarını ve nasıl uygulanacağını belirtir detaylar olmasına karşın, GDO konusunda yasa çıkmadan garip bir şekilde yönetmeliği çıkıverdi.

GDO yönetmeliğinin çıkması, çok şiddetli tartışmalar tartışmaları da beraberinde getirdi. Öncelikle yönetmeliğin “Dayanak” maddesinde sayılan beş yasadan hiçbiri GDO’larla ilgili değildi, ayrıca ikisi daha GDO’lar yeryüzünde yokken çıkarılmış yasalardı. Esas dayanağı teşkil edecek Biyogüvenlik Yasası çıkarılmamıştı, yönetmelik dayanaksızdı.

AB mevzuatı ile uyumlu olduğu belirtilen yönetmelik, esas olarak birçok uyumsuzluklar taşıyordu. Örneğin, 5. maddesinin 8. fıkrasında “Gıda ve yemin %0,5’ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez.” hükmü yer almakla birlikte, bu uygulamaya AB’de 2007 yılında son verilmişti. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı böylesine hassas bir konuyu işte bu denli eksik bir şekilde izliyordu. Üstelik GDO’ya Hayır Platformu bileşenleri ve ZMO gibi konunun uzmanı hiçbir kurumun görüşünü almayarak bu yönetmeliği hazırlamıştı! Gıda ve yemlerde %0,9 oranının üzerinde GDO içeren ürünler GDO’lu kabul edilecekti ve işin garibi ürettiği gıdada GDO kullanmayanların ürünlerine “GDO’suzdur” yazmalarını ve bebek-çocuk gıdalarında GDO kullanımını yasaklıyordu. İşte tartışmaların en yoğunlaştığı bölümlerden biri bu olmuştu. GDO’suz üretim yapanın bunu GDO tüketmek istemeyenlere duyurmasının engellenmesi, halkın değil biyoteknoloji şirketlerinin yararına olan bir durumdu. Hamile anneler %0,9 oranının üzerindeki gıdaların GDO’lu olduğunu bileceklerdi, ama %0,8 ve aşağısında GDO içeren gıdaları bilemeyecekler ve GDO’yu tüketeceklerdi. Bakanlık, hadi bebeklerin GDO tüketimini yasakladı, ama bu hamile annenin etiketinde yer almayan ve bilmeden tükettiği GDO’dan karnındaki bebeği maalesef koruyamayacaktı. Bebekler ve çocuklar için zararlı olabileceği düşünülen GDO’lar ana baba için zararlı olmayacak mıydı? Bu sorular cevapsız kaldı.

Yönetmeliğin şiddetle tartışılan bir diğer konusu ise GDO’ların ülkemize sokulma izni üzerine olmuştu. GDO yönetmeliği çıkana kadar GDO ile ilgili herhangi bir mevzuat bulunmadığından, GDO’lar ülkemize hiçbir denetime, sorguya ve suale muhatap olmadan giriyordu. Bakanlık yetkilileri, Müsteşar ve Bakan bu yönetmelik ile birlikte artık ülkemize tek bir GDO’nun giremeyeceğini önemle vurguladılar. Meclis Tarım, Orman, Köyişleri Komisyonu Başkanı işi daha da ileri götürerek, “bundan böyle ülkemize bir gram GDO girmesi halinde görevinden istifa edeceğini” bile söyledi. Bizler gireceğini söyledikçe bizleri yönetmeliği anlamamakla-okumamakla suçladılar ve yönetmeliğin 11. maddesinin “c” fıkrasını anlayana kadar okumamızı tavsiye ettiler. Üşenmediler TV yayınlarında yüzümüze de okudular “Yapılan analiz sonucunda GDO’lu olduğu tespit edilen ürünün ülkeye girişine izin verilmez.” Bu cümleye bakınca bizler sanki birazcık yalancı gibi gözükmüyor değiliz hani! Ancak, 11. Maddede 2 tane bent ve bu bentlerin her ikisinin de birer “c” fıkrası vardı. Sayın yetkililerin okudukları “c” fıkrasının bendi “GDO riski taşıyan ancak, GDO’suz olduğu taahhüt edilen ürünlerin ithalatında aşağıdaki esaslar uygulanır” diyordu. Özetle “yalan konuşursan”, yalan beyandan dolayı GDO’yu ülkeye sokamıyordun. Bu kısmı halka asla okunmadı. Oysa birinci bent “ürünüm GDO’lu diyenlerin” ürünlerini ülkeye nasıl sokacaklarını tarif ediyordu.

Yönetmeliğin güzel sayılabilecek yanlarından biri ise insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotik direnç genleri içeren GDO’ların ülkemize girişine izin verilmeyecek olmasıydı.

Yönetmeliğin uygulamaya konmasının üzerinde daha bir ay geçmeden 20.11.2009 tarihinde değişiklik yapılmış ve yönetmeliğe göre oluşturulacak uzmanlar listesinden, yoğun itiraz gelmesi üzerine Tarım ve Köyişleri Bakanlığı birimleri çıkarılmıştır. GDO’suz yazma yasağı, gıda ve yemin %0,9’un üzerinde GDO içermesi halinde GDO’lu yazılacağı, gıda ve yemde GDO’nun %0,5’in altında olması durumunda getirilen serbestlik hükümleri kaldırılmıştır. Diğer önemli bir değişiklik ise yönetmeliğe geçici bir madde eklenmesi olmuştur. Bununla 26.10.2009 tarihinden önce kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin AB’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşulu ile yönetmeliğin “İzin Koşulları”, “Başvuru” ve “İthalat” madde hükümlerinin 01.03.2010 tarihinden itibaren uygulanacağı hükmü getirilmiştir.

Bir vatandaş ile bir derneğin GDO yönetmeliğine Danıştay nezdinde açtıkları dava sonucu Danıştay, yasa çıkmadan yönetmeliğin çıkarılmasının yasama yetkisinin devri anlamına geldiğini belirtmiş, yönetmeliğin “İthalat” ve “Yürürlük” maddelerini durdurmuştur. Yürürlük maddesinin durdurulması, yönetmeliğin tamamıyla devre dışı kalarak, sonraki süreçte GDO’ların yine eskiden olduğu gibi ülkemize serbestçe girmesi anlamına geliyordu. Ancak Bakanlığın yaptığı itirazı haklı bulan Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını kaldırmış, yönetmelik tekrar yürürlüğe girmiştir.

GDO yönetmeliğinde 20.01.2010 tarihinde tekrar değişikliğe gidilmiştir. Yönetmeliğe 20.11.2009 tarihinde yapılan değişiklikle eklenen “geçici 1. madde” yürürlükten kaldırılmış, aynı yönetmeliğe eklenen “geçici 2. madde” ile geçici 1. maddedeki tarih 26.10.2009’dan 20.01.2010’a çekilmiş ve ayrıca “İzin Koşulları”, “Başvuru”, “İthalat” madde hükümlerinin yanında “Genel Hükümler” maddesinin de 01.03.2010 tarihinden itibaren uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Bilgi edinme hakkı çerçevesinde yapılan başvuruya verdiği cevapta Bakanlık ithal edilen mısır miktarının 4 kat, soya miktarının ise 18 kat arttığını bildirmiştir.

Yönetmelikteki üçüncü değişiklik ise 28.04.2010 tarihinde yapılmıştır. Yönetmeliğin insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO’ların ithalatına getirdiği yasak bu değişiklikle kaldırılmıştır. Ayrıca, yönetmelikte GDO’ların iznine esas değerlendirme yapacak bilimsel komitenin değerlendirmelerini AB’de tüketime uygun olduğuna dair onaylanmış genler üzerinden yapacağı hükme bağlanmıştır.

Söz konusu mevzuat ve Bakanlığın 06.05.2010 tarihli sayısı ile birimlerine gönderdiği “GDO Yönetmeliği Uygulama Talimatı” hükümleri doğrultusunda göreve davet edilen bilimsel komite çalışmaya başladı ve pamuk, kanola, soya, mısır, şeker pancarı, patates gibi tarım ürünlerine gıda ve yem amaçlı, maya ve bakteri biyokütlesine ise yem katkı maddesi olarak kullanılmak üzere 32 çeşit GDO’ya ülkemize giriş izni verildi. Bu izinleri verirken de “… yem ve gıda olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı kanısına varılmıştır” (ne riski oluşturmayacak belli değil) ya da “… olarak kullanıldığında, mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” gibi bilimsel olmayan temelde kararlar açıklamıştır. Kendisi herhangi bir araştırma yapmamış Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’ni (EFSA) örnek almıştır. EFSA da kendisi bir gözlem ve deneme yapmamakta, biyoteknoloji şirketlerinin kendine sunduğu çalışmaları okuyarak kabul etmektedir. EFSA, kendine sunulan çalışmalardaki GDO’lu mısır-soyayla beslenen farelerin böbreklerinde görülen küçülmeyi, kan değeri farklılıklarını, karaciğer büyümesini, karaciğer iltihabını, kalp kası hasarını, prostat iltihabını, pankreas küçülmesini, pankreas iltihabını biyolojik açıdan anlamsız, laboratuar hatası, bilimsel açıdan önemsiz bulmaktadır. Gerek EFSA’nın gerekse bizim bilimsel komitemizin kararları dilek ve temennilerden öte bir karar değildir.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın “Bundan sonra GDO girsin de görelim”, AKP milletvekilinin “Bir gram GDO girmesi halinde görevimi bırakırım” söylem ve iddialarına karşı ne yazık ki yine biz haklı çıktık ve GDO’lar eskiden kontrolsüz bir şekilde girerken artık kontrollü ve denetim altında yine girmeye devam ediyor. Keşke haklı çıkmasaydık ve bu ülkeye tek bir GDO girmeseydi!

Asıl çıkması beklenen Biyogüvenlik Yasası 26.03.2010 tarihinde çıkmıştır, ancak yürürlüğe gireceği tarih 26.09.2010 olarak belirlenmiştir. Bir önceki GDO yönetmeliğini kaldıran Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik ile Biyogüvenlik Kurulu ve Komitelerin Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik 13.08.2010 tarihinde çıkarılmış ancak onların da yürürlükleri 26.09.2010 tarihine bırakılmıştır. Çalışma usul ve esasları belirsiz bilimsel komiteler GDO’lara son derece seri bir şekilde belirlenen tarihten önce izin vermişlerdir. Önceki mevzuatta da Biyogüvenlik Kurulu adı geçmesine karşın çalışma usul ve esasları tam olarak belli olmadığından oluşturulmamış, onun görevini alel acele Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yapar olmuştur.

Aralarında ZMO’nun da bulunduğu GDO’ya Hayır Platformu’nun kimi bileşenleri ülkemize GDO girişine izin veren GDO Yönetmeliği Uygulama Talimatı ile Bilimsel Komite kararlarına 11.09.2010 günü 4 adet dava açmıştır. Bu davaların kazanıldığı gün ülkemize GDO girişi tamamıyla durdurulacaktır.

Gerek ZMO gerekse bileşeni olduğu GDO’ya Hayır Platformu mücadelesine insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından son derece zararlı olan GDO’ları ülkemizden kovana dek mücadelesini sürdürecektir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey GDO değil, coğrafyasında son derece rahat yetiştirebileceği tarım ürünleri için doğru bir tarım politikası uygulanmasıdır. Ülkemizin GDO’ya ihtiyacı yoktur!

*TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

TOHUMLARI PATENLESEK DE Mİ SAKLASAK, PATENTLEMESEK DE Mİ SAKLASAK? (Tayfun ÖZKAYA)

Geçtiğimiz aylarda bir televizyon programına telefonla katılmıştım. Yerel tohumların ulusötesi şirketlerce yağmalandığını atlattım. Konuşmamın sonunda teşekkür ettiler. Telefonu kapayıp televizyondan programı izlemeye devam ettim. Yönetici ve stüdyo konuğu “yerel tohumlarımızı mutlaka patentleyelim, bu şekilde koruruz” dediler.

Söylemek istediğim asla bu değildi. “Yaşam patentlenemez” düşüncesine bağlıyız. Bu alanda patent, tohum çeşitlerini yani yaşamı metalaştırmak demektir. Bu tohumları para ile satmaktan farklı bir şeydir. Birileri çoğalttıkları tohumları satabilirler. Patentte ise şirketler belli bir çeşit üzerinde fikri mülkiyet hakları olduğunu iddia ediyorlar. Resmen o tohum çeşidi onların oluyor. Sanayiden örnek verelim. Bir şirket diyelim ilk kez faks makinesi geliştirdi. Bu makine daha önce yoktu. Şirket bu makine üzerinde fikri mülkiyet hakkı iddia edebiliyor. Bunu bir dereceye kadar anlayabiliyoruz. Bir parantez açalım. Bu görüş bile eleştiriliyor. Faks makinesini geliştirmek için mutlaka başka bilgilere ihtiyaç var. Bu bilgileri üretenler bunlara karşı hiçbir bedel talep etmiyorlar. Ayrıca bu fikri mülkiyet hakları tüm insanlığın çıkarlarına aykırı olabiliyor. Aids ilaçlarının patentlenmesi ile ilgili tartışmaları hatırlayın. Tekrar konumuza dönersek, hayata ait olan on bin yıldır binlerce kuşak köylü tarafından geliştirilmiş tohum çeşitlerini ele alarak, ona birkaç gen sokarak veya çıkararak nasıl şirketler bu tohum çeşitleri ve genleri üzerinde fikri mülkiyet hakkı (yani patent) iddia edebiliyorlar. Bunun anlamı hayatın yağmalanmasıdır. Patent olmayan ancak ona yakın fikri mülkiyet halkları biçimleri de var. Tohumlar üzerinde iddia edilebiliyor. Ancak şimdi bu konuya girmeyelim. O da aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor.

Büyük tohum devleri halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır. (Gaia/Grain, 1998, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1)

Köy çeşitleri veya köy popülâsyonları bütün dünyada büyük bir önem kazanmakta. Bunlara İngilizce heirloom deniyor. Ülkemizde atalık tohum denmesi önerilmişti. Şirket tohumlarına İzmir Torbalı köylerinde satın tohum denmekte.

Kısacası tohumlar veya hayvanlar üzerinde patent iddiası kabul edilemez. Hayat patentlenemez. Bu tohum ve hayvanlar bütün bir insanlığa aittir. İtiraz ettiğimiz şirketlerin bunlara sahip çıkma çabalarıdır. Domates, biber, patlıcan, tütün gibi birçok bitki Anadolu’ya Amerika’dan geldi. Domatesin gelişinin üzerinden ancak 100 yıl geçti. Patlıcan ve biberin ise 300 yıl önce geldiği tahmin ediliyor. Diğer yandan on bin yıl önce Anadolu’da geliştirilen buğday buradan bütün dünyaya yayıldı. Kim bunların üzerinde hak iddia edebilir. Bunlar bütün bir insanlığa aittir.

Türkiye’de 31.10.2006’da TBMM’den geçerek kanunlaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu da yerel çeşitler veya köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin ticaretini yasaklamaktadır. Kanunun 5. Maddesi “Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir.” 7. Maddesi ise “yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” demektedir. Kanunda “tescil” şöyle tanımlanmaktadır: “Tescil: Yurt içinde veya yurt dışında ıslah edilen veya bulunan ve geliştirilen bitki çeşitlerinin farklı, yeknesak ve durulmuş olduğunun ve/veya biyolojik ve teknolojik özellikleri ile hastalık ve zararlılara dayanıklılığının ve tarımsal değerlerinin tespit edilerek kütüğe kaydedilmesidir”. Durulmuşluk ise çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalmasıdır. Farklılık: Bir çeşidin, müracaatının yapıldığı tarihte herkesçe bilinen çeşitlerden, tescile esas özelliklerden, en az bir tanesi bakımından farklılık göstermesini tanımlamaktadır. Yerel çeşitler veya köy popülâsyonları ise mutlaka farklı, durulmuş veya yeknesak olmak zorunda değildir. Genetik açıdan varyasyon bulunmaktadır ve bu aslında iyidir. Örneğin Torbalı dağ köylerinde ilginç bir patlıcan çeşidi görüyoruz. Aynı tarlada üretilen patlıcanların hiç biri diğerine benzemiyor. Renkleri sarı, mor, beyaz, siyah olabiliyor. Bu farklılıklar bizim için çok iyi iken tohumu metalaştırmak isteyenler için tohum olarak satılmamaları için gerekçe olarak kullanılabilecektir. Her şeyi bu arada tohumu metalaştırmaya çalışan kapitalist sistem aslında üretici ve tüketicisiyle milyonlarca insanın çıkarlarına ters hareket edebilmektedir. Yerel tohumların bu özellikleri biyoçeşitlilik açısından zenginliklerini ortaya koymaktadır. Tohum Kanunu bu genetik kaynaklardan elde edilen tohumlukların çiftçiler arasında değişimine açık olmakla birlikte ticaretine yasak getirmektedir. Benzer özellikler bir çok diğer ülke yasasında da bulunmaktadır. Bu yasalarla ulusötesi tohum şirketleri hegemonyalarını pekiştirecek yeni bir güç kazanmış olmaktadırlar.

Kısacası köylünün, çiftçinin yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Bu zulümdür.

Biyokorsanlığa engel olmak için kendi yerel tohumlarımızı patentleyelim önerisi yanlıştır. Patentlenen çeşitler sonunda büyük ulusötesi şirketlere satılabilir. Yerli şirketler elinde kalsa da durum değişmez. Amacımız tohumu meta haline getirmek olmamalı. Üstelik genetik olarak farklılık gösteren bir çok köy popülasyonun yasal olarak satışı bile yasaktır. Üreticiler gerekli izinleri almak için başvursalar bile- ki bu iş sıradan bir çiftçinin yapamayacağı kadar zordur- bu istek kabul edilmeyecektir. Adeta bu tohumlar eroin muamelesi görmektedir.

Büyük şirketlerin yerel tohumlarımızı çalması o kadar da zor değildir. Ürün satın alarak da tohumları elde edebilirler. Pazarları dolaşmaları bile yeterli olur. Üstelik Tarım Bakanlığımızın kurduğu tohum ve gen merkezlerinden de çeşitli yollarla tohum örneği almaları çok kolaydır. Materyal Transfer Anlaşması denilen bir süreçle örnekleri sağlayabilirler. Bu nedenle iyi yönetilmez ise bu merkezler biyokorsanlığı kolaylaştırıcı bile olabilmektedir. Bütün tohumlar bir yere toplanmış. Şirketler için bundan iyi şey var mı?

Bizim yapacağımız yerel tohumların kaybolmadan üretilmesi ve gelişmesini sağlamaktır. Yerel tohumlarımızın kaydının devletin yanında çeşitli düzeylerde ve özellikle çiftçi ve çevre örgütleri elinde tutulması son derece önemlidir. Bunların olabildiğince özellikleri kaydedilmeli, yapılabildiği ölçüde gen haritaları çıkarılmalıdır. Bunlarla yapılan yemekler kitaplara vb. geçirilmelidir. Yoksa bunların çalınması ve patentlenmesi işten bile değildir. Doğal olarak tohum yasasının ve UPOV anlaşmasının tekrar ele alınması gereklidir.

Kaynak: karasaban.net

İSTANBUL, BEŞİKTAŞ’TA “İKLİM ADALETİ İÇİN GIDA VE TOHUM TEKELLERİNİ BOYKOT” ÇAĞRISI

Çiftçi-Sen ve GDO’ya Hayır Platformu La Via Campesina’nın yaptığı çağrı uyarınca herkesi gıda tekellerini boykota çağırdı.

Beşiktaş, İskele Meydanı’nda 16 Ekim 2010 tarihinde saat 12:00′de bir araya gelen Çiftçi-Sen ve GDO’ya hayır Platformu üyeleri pankartları, balonlarıyla basına ve kamuoyuna iklim adaleti için endüstriyel tarımdan vaz geçilmesi, gıda ve tohum tekellerinin boykot edilmesi çağrısında bulundular. Çağrı metni şöyle:

İKLİM ADALETİ İÇİN GIDA TOHUM TEKELLERİNİ BOYKOT

Tarım, gıda, ecza ve tohum tekelleri gıdaya egemen oluyor. Türkiye’de bu sürçte temel gıda maddelerinde bağımlı hale geliyor/getiriliyor. Haziran ayında Bakanlığın talimatı ile Biyogüvenlik Yasası’na aykırı biçimde 32 GDO’lu ürünün ve bu bağlamda da binlerce GDO’lu malın Türkiye’ye girmesine izin verildi. Bu ürünler kimindi? Bir kısmı Monsanto isimli çok uluslu şirketin. Dünya’da biyolojik çeşitliliği ve halkların yaşamını hiçe sayan gıda tekelleri, patentini aldıkları malların kobayı olmamız için yoğun bir çaba harcıyor. Mısır ve bu mısırdan üretilen nişasta bazlı şeker başta olmak üzere pek çok ürün bu tekellerin denetiminde sofralarımıza ve tarlalara sokuluyor. Nasıl üretildiğini ve ne yediğimizi bilmiyoruz. Gıda ve tohum tekellerinin bu endüstriyel tarım politikası ile gıda üretim ve dağıtım sistemi küresel iklim değişikliğini (yüzde 47 ile 54 oranında) daha fazla tetikliyor. Gıdanın tek tipleştirilmesi ile birlikte, salgın hastalıkların ve yoksulluğun düzeyi giderek artıyor.

Bu sürece dur demek bizim elimizde. İklim değişikliğine karşı mücadele etmek için yapacağımız ilk şey gıdanın tohumdan başlayan üretiminin, imalatının ve dağıtım sistem zincirinin tüm halkalarını ele geçiren tarım, gıda, ecza ve tohum tekellerinin politikalarına karşı durmaktır. Aralık ayında Cancun’da dünyanın geleceğini yeniden kurmak için yeni bir süreç başlayacak. İklim politikasında nasıl bir yaşam kurulacağı tartışılacak. Biz bu sürecin parçası olarak, Türkiye‘deki Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nda üyesi olduğu Via Campasina adlı çiftçilerin uluslararası örgütün çağrısıyla tohum ve gıda tekellerini ve Monsanto’yu boykota çağırıyoruz. Cancun’da aralık ayında gerçekleştirilecek iklim değişikliği konferanslarına doğru ekolojik bir dünya için sokaklarda mücadeleye çağırıyoruz. Bu sürece hazırlanan örgütlerle birlikte bizlerde iklim adaleti için Monsanto’nun GDO’lu endüstriyle tarımını protesto edeceğiz. Bu eylemlilikle endüstriyel tarımını iklim değişikliğini tetiklemesine dikkat çekeceğiz. Biyogüvenlik Yasası sonrasında Türkiye’de GDO’lu üretim yasaklandı. Ama dünyada bu üretim devam ediyor. Sadece çiftçilerin iç pazarda desteklenmesi ile biz bu süreci tersine çeviremeyiz. Bununla birlikte dünya genelinde GDO’ya dayalı endüstriyel kapitalist tarıma dur demeliyiz. Bunu sağlayacak bir sürecin parçası olarak Aralık ayına kadar ekoloji mücadelesinin bileşenleri ile birlikte dünyanın geleceğini tartışmaya eylemliliklerle devam edeceğiz.

Şirketlerin değil, toplumun (üretici ve tüketicilerin) yönettiği bir gıda sistemi için; ihracata yönelik üretilen, temel gıda maddelerini dünya borsalarında ticarete konu eden, kıtalararası gıda sirkülasyonu nedeniyle iklim değişikliğini tetikleyen tarım, gıda ve dağıtım sistemi değil, doğayla uyumlu tarım, gıda ve dağıtım sistemi için; Enerjiyi, suyu, kentleri ve biyolojik çeşitliliği koruyan bir yaşam için; aşırı tüketimi körüklemeyen, gereksinimi minimize edebilen bir yaşam için.

Bu bağlamda da iklim değişikliğinin mağduru olan milyonlarca insan için şirketlerin denetiminde bulunan gıdanın özgürleşmesi ve eşit bir üretim sistemi içinde kent ve kırın demokratik planlaması ile GDO karşıtı mücadele daha etkin olacaktır. Bu nedenle tüm yaşamı atomize eden bu beslenme sistemine karşı ve bize dayatılan tüketim kalıplarına karşı gıda ve tohum tekellerini boykot ediyoruz. Toprağı aç, hayvanı aç ve insanı aç bırakanların yaldızlı mesajlarla kutladığı dünya gıda günü kutlamalarını istemiyoruz. Devletlerin ve şirketlerin pazarlığı dışında, 16 Ekim Dünya Gıda Gününde gıda ve tohum tekellerinin ürünlerini kullanmama ve onları sokaktan ve yaşamlarımızdan kovmaya davet ediyoruz.

GDO’ya HAYIR PLATFORMU

ÇİFTÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU

Kaynak: ekolojistler.org

ABD, GDO ve İlaç Şirketleri İçin Türkiye´den Kolaylık İstedi

Türkiye tarafını Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve dış ticaretten sorumlu Zafer Çağlayan’ın, ABD tarafını ise Ticaret Temsilcisi Ron Kirk ve ABD Ticaret Bakanı Gary Locke’un temsil ettiği toplantı sonrası Amerikan-Türk İş Konseyi’nin kurulduğu resmen açıklandı.

İki ülke arasında ekonomik ve ticari işbirliğini artırmaya yönelik çeşitli konuların ele alındığı heyetlerarası görüşmelerde, fikri mülkiyet haklarının korunması konusunda yeni bir çalışma grubu kurulması kararlaştırıldı.

TÜRKİYE PAZARA GİRİŞ İSTEDİ

ABD heyetinin görüşmelerde Türkiye’nin genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) konusundaki yeni yönetmeliği ve Türkiye’ye ilaç satan şirketlerin Sağlık Bakanlığı yetkililerince yerinde denetlenmesi konusunu gündeme getirdiği ve bu konuda bazı kolaylıklar istediği belirtildi. Türkiye ise özellikle Bursa siyah inciri ve nar gibi bazı tarım ürünlerinin ABD pazarına girişi önündeki engellerin kaldırılması konusunu masaya getirdi. Türk tarafı iş konseyinin ilk toplantısının kasım-aralık ayında Türkiye’de yapılmasını önerdi. Locke, niçin yeni bir iş konseyine ihtiyaç duyulduğu sorusuna, “Fazladan mekanizma kurmanın bir sakıncası yok. Bu iş konseyi spesifik sektörlere odaklanacak ve hükümetlere tavsiyelerde bulunacak” yanıtını verdi.

Milliyet –

Türkiye’nin GDO gerçeği

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından Biyogüvenlik Kanununa dayanılarak 13 Ağustos’ta çıkartılan yönetmelikle GDO’lu ürünlerin ülkeye girişine izin verildiğini iddia ederek, ”Türkiye GDO’lu ürün ithalat merkezine dönüşüyor, aynı ürünleri üretecek üretici ve sanayici cezalandırılıyor” dedi.

Günaydın, Ziraat Mühendisleri Odası genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında Biyogüvenlik Kanunu’na dayanılarak 13 Ağustos’ta çıkartılan GDO’lu ürünler yönetmeliği ve Türkiye’deki buğday üretimini değerlendirdi.

GDO’lu ürünlere ilişkin ilk yönetmeliğin Ekim 2009 yılında çıkarıldığını ve 6 ay içinde 3 kez değişikliğe uğradığını hatırlatan Günaydın, yönetmeliklerle GDO ürünlerin bilimsel komite aracılığıyla denetlenmesinin düzenlendiğini bildirdi.

Günaydın, bilimsel komitelerin kararlarına dayanak gösterdiği Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi kararlarının Avrupa yurttaşları ve bilim insanları tarafından sorgulandığını anlattı.

GDO’ya hayır platformu olarak bilimsel komite kararlarının iptali için yasal girişim başlatacaklarını açıklayan Günaydın şöyle dedi:

”Türkiye GDO’lu ürün ithalat merkezine dönüşüyor. Türkiye’de aynı ürünleri üretecek üretici ve sanayici cezalandırılıyor. Lobilerin komiteleri varsa, halkın mühendisleri, avukatları, bilim ve meslek insanları var”

Günaydın bir gazetecinin sorusu üzerine, isteyen firmaların ”ürünümüzde GDO yoktur” ibaresini ürününe yazabileceğini, GDO’lu olan ürünlerin eşik değeri ne olursa olsun etiketle belirtilmesi gerektiğini kaydetti.

BUĞDAY’DAKİ HIZLI FİYAT ARTIŞI

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, buğday fiyatlarındaki artışa da değinerek, artışın petrol krizinden bu yana görülen en büyük artış olduğuna dikkat çekti.

Türkiye’nin ekili alanlarının yüzde 70′inin tahılla kaplı olduğunu hatırlatan Günaydın, kalabalık ve dinamik nüfus yapısına karşın üretimdeki yapısal sorunlar nedeniyle Türkiye’nin, buğdayda net ithalatçı konuma sürüklendiğini söyledi.

Günaydın, Türkiye’de yükselen buğday ithalatının un ihracat edilmesiyle açıklanamayacağını savunurken, buğday ithalatına karşı verimliliğin arttırılmasını, sulama ve AR-GE yatırımlarına hız verilmesini önerdi.

Sabah gazetesi