TOHUM ÜRETİCİLERİ ARAŞTIRMA İSTEMİYOR

GDO ile beslenen insanlarda ve hayvanlarda bunun etkisinin ne olabileceğinin yeteri kadar araştırılmamasının en önemli nedeni GDO’lu tohum üreticileri. Bu firmalar kendi onay ve bilgileri olmadan bilim adamlarının araştırma yapmalarını ve sonuçlarını yayımlamalarını yasaklama gücüne sahip. Ve bu hakkı sonuna kadar kullanıyorlar.

Bu nedenle bilim adamları deneyde kullanmak üzere GDO’su değiştirilmiş tohum bulamıyor. Bulanlar ise yaptıkları araştırmaları tohum şirketlerinin izni olmadan yayımlayamıyor. Bu da GDO tüketiminin insan ve hayvan sağlığı üzerindeki muhtemel tesirinin ne olduğunu etkin bir şekilde araştırmayı olanaksız hale getiriyor.

Bunu bırakın, GDO’lu tohum üreticilerinin bu tohumlarla ilgili iddialarının bağımsız bir şekilde doğrulanmasını bile imkânsız hale getiriyor.

Üreticilerin iddiası ne?

Tohum üreticilerinin iddiaları şunlar:

GDO’lu tohumların verimi yüksek ve daha besleyici. Daha az böcek ve haşere ilacına ihtiyaç gösteriyor. Çiftçiler daha az toprak kullanarak daha çok ürün alabiliyor ve daha çok insanı besleyebiliyor. Birkaç yıl içinde piyasaya çıkacak tohumlar tuza, susuzluğa ve sıcağa dayanıklı olacak.

Bu iddiaların doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek imkânsız. Çünkü bu tohumların bazı ekimlerde daha çok haşere ilacı gerektirdiğini, haşerelerin genetiği değiştirilmiş bitkilere karşı dayanıklılık kazandığını ileri sürenler de var.

Yayımları durduran bile oldu

ABD’nin önde gelen bilim dergisi Scientific American Monsanto (ABD), Pineer ve Syngenta gibi dev üreticilerin bağımsız bilimsel araştırma konusunda “Veto yetkileri var” diye şikâyet etti bir başyazısında.

Bilimsel dergiler sadece tohum şirketlerinin onayladığı araştırmaları yayımlayabiliyorlar. Tohum şirketleri ortaya çıkan bulgular aleyhlerine olduğu için onayladıkları bazı araştırmaların yayımlanmasını durdurdu.

“Bu tehlikeli bir olgudur” diyor Scientific American; çünkü bilim adamları halkın yediği yemeğin içinde bulunan malzemeleri inceleyemiyor, GDO’lu tohumla ekili milyarlarca dönüm tarladaki ekini teste tabi tutamıyor.

BİZİMKİLER NE DİYOR?

Türkiye’deki hayvancıların tezi GDO’lu yemlerin hayvan ve insan sağlığı için bir tehdit oluşturmadığı yönünde. Hayvan Besleme Bilim Derneği’ne göre GDO’lu yemlerin “hayvanlarda gelişme, verim ve sağlıklarına olan etkileri bakımından, yapılan çok sayıda bilimsel araştırmada olumsuz bir bulguya rastlanılmamış”. Avrupa Birliği tarafından “GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin risk taşımadığı kabul edilmektedir”. “Risk olsaydı AB dünyanın en büyük GDO’lu yem ithal eden yerlerinden biri olmazdı” diyor Yem Sanayicileri Birliği Başkanı Ülkü Karakaş.

ABD: YİYECEKSİNİZ VE YEDİRECEKSİNİZ

GDO’lar konusunda temkinli olmayı gerektiren bir olgu daha var.

Washington, Kanada ve Arjantin’i de yanına alarak GDO’lu ürün ithal etmiyor diye 2003’te AB aleyhinde serbest ticareti engelleme iddiasıyla Dünya Ticaret Örgütü’nde dava açtı. İddia şu: AB’nin genetiğiyle oynanmış ürün ithalatını yasaklamasının bilimsel temeli yoktur, ticareti engellemek üzere yapılıyor.

İşin ilginç tarafı şu: Brüksel 2004’ten bu yana testten geçirdiği 30 küsur GDO’lu gıda ve yeme ithal edilebilir lisansı verdi. Ama ABD’nin tek amacı mal satmak değil. AB’nin kapılarını ardına kadar açmasını, ince eleyip sık dokumadan ithal izni vermesini istiyor. AB’nin sırtını yere getirerek dünyanın diğer bölgelerinde özellikle Asya’da GDO’lara karşı direnci kırmak istiyor. Özetle ABD, “Yiyeceksiniz ve yedireceksiniz!” diyor: “Faydalı mı zararlı mı fazla üzerinde durmayacaksınız!”

GDO’NUN ANAVATANI ABD’DE DURUM NE?

ABD’de hazır gıda maddelerinin yüzde 80’i GDO ihtiva etmektedir. Halk potansiyel sağlık risklerinin ne olduğundan habersiz bu gıdaları tüketiyor. Çünkü gıda ürünlerinin etiketlerine içinde GDO’lu organizma bulunduğunun yazılması yasak. Buna karşılık bugüne kadar genetiği üzerinde oynanmış ürünlerden elde edilen gıdalara bağlı olarak önemli bir sağlık sorunu baş göstermedi. Ama bu sağlık sorunlarının baş göstermediğini kanıtlamıyor. GDO’lu gıdaların etiketlenmesi yasak olduğundan bu gıdaları tüketip bunlardan dolayı hastalananlar, hastalıklarının nedenini GDO’ya bağlayamaz. Çünkü tükettikleri gıdanın içinde GDO var mı, yok mu bilmiyorlar.

AB NE YAPIYOR?

Avrupa’da durum ABD’nin tam tersi. AB’ye sadece Brüksel tarafından izin verilen GDO’lu yemler ve gıdalar ithal edilebilir. Bugüne kadar otuzdan fazla GDO ve GDO’dan üretilmiş gıda ve yemin ithalatına izin verildi. Peki Avrupa’da halk ne düşünüyor. Genetiği değiştirilmiş organizmalara karşı büyük bir şüphe var. Halkın yüzde 70’ten fazlası GDO’ya tamamen karşı. Bu nedenle süpermarket raflarında GDO’lu gıda pek bulamazsınız. Bulursanız bunu etiketinde göreceksiniz çünkü gıdadaki GDO etikette belirtilmek zorunda. Avrupa Birliği’nde yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, Avrupalıların yüzde 95’i gıdaların içeriğinin etikette gösterilmesini istiyor. Amerika’da ise bunun konusu bile edilmiyor. Gıda Bilgilendirme Konseyi’nin yaptığı bir araştırmaya göre her bin Amerikalı’dan sadece beşi biyoteknolojiyi tehlike olarak görüyor. İngiliz bir süpermarket yöneticisine göre ise raflara “GDO’lu ürün koymak neredeyse ticari intihar demek.”

Metin MÜNİR

KAYNAK: Hürriyet 17 Kasım Salı 2009

UCUZ BAKLAVADA GDO TEHLİKESİ

Ucuz baklavalardaki büyük tehlikeye dikkat!

Ramazan Ayı münasebetiyle sokakta ve işyerlerinde satılan baklava ve tatlıları dikkat edilmesi gerektiğini söyleyen Bursa’nın ünlü baklavacısı Hacı Hasanoğulları Yönetim Kurulu Başkanı Yüksel Aktaş, ” 8-10 TL’ye baklava satmak mümkün değildir. Genetiği değiştirilmiş organizmalardan GDO üretilen baklavalar bu fiyatlardan satılabilir” dedi.

GDO’LU BAKLAVALARA DİKKAT EDİN

Ramazan ayında sofraların vazgeçilmez tatlarından olan baklava alırken hijyenin yanı sıra kullanılan malzemenin de çok önemli olduğunu belirten Aktaş, Ramazan aylarında ucuz baklava satarak insanların ekonomik zaaflarından faydalanan kişilere itibar edilmemesini söyledi. Piyasada çok ucuz fiyatlarda satılan baklavaların arkasında mutlaka genetiği değiştirilmiş organizmalardan (GDO) üretilen tatlandırıcıların kullanıldığını söyleyen Aktaş, Hacı Hasanoğulları markasında doğallığın ön planda tutulduğunu söyledi.

Bursa’da 1970 yılından bu yana ürettiği baklavalar ile lider duruma gelen Hacı Hasanoğulları, üretim kapasitesini yükseltti. Bursa’da 8 ayrı noktada hizmet veren İstanbul pazarında da adını duyurmayı başaran Hacı Hasanoğulları Baklavaları, yeni üretim fabrikasında günlük 500 kilo olan üretim kapasitesini iki katına çıkardı.

Almanya, Fransa ve İngiltere’nin de içinde bulunduğu AB ülkelerine ihracat yapan Hacı Hasanoğulları Baklavacılık Yönetim Kurulu Başkanı Yüksel Aktaş, tamamen steril ve son teknolojilerle donatılmış yeni üretim fabrikasında üretim kapasitelerini arttırarak ihracata ağırlık vereceklerini belirtti. Hacı Hasanoğulları markasının bilinçli ve kaliteye önem veren müşterilerinin sayesinde Bursa dışına çıkarak tüm ülkeye ve oradan Avrupa’ya kadar uzandığını söyleyen Aktaş, “Biz 1970 yılında yola çıkarken başlıca hedefimiz işini bilen, kaliteli müşteri profili oluşturmaktı. Yıllardır müşterilerimize ulaşabilecek her kanalı kullanarak eğitime ağırlık verdik. Bunu başardığımıza inanıyorum” diye konuştu.

Kaynak: Vatan Gazetesi – 27.8.2009

NE YEDİĞİMİZİ BİLİYOR MUYUZ?

Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili bir açıklama yaptı.

Açıklamada şu sözlere yer verildi:

Önce planlı olarak Türk çiftçisi ucuz fiyata GDO’ lu (genetiği ile oynayarak yapısı değiştirilmiş organizmalar) tohumlarla tanıştırıldı, “yüksek verim sağlıyor” denildi.

Bu tohumların doğal bir sürecin ürünü olmadığı, laboratuvar ortamında, biyoteknolojik müdahalelerle üretilmiş, ikinci sene mahsul vermeyen kısır tohumlar oldukları ve çiftçinin her sene tohum almak sureti ile uluslararası tohum şirketlerine bağımlı olacağı anlatılmadı.

Bu kısır ve genetiği ile oynanmış tohumların kaçınılmaz olarak rüzgâr ve diğer etmenler aracılığı ile çevredeki doğal tohumlara bulaşarak verimli Anadolu topraklarında doğal tohum bırakmayacağı da anlatılmadı.

Ne tesadüftür ki, genetiği laboratuvar ortamında değiştirilmiş tohumlardan üretilen mahsul ve bu mahsullerden üretilen gıda ve gıda katkı maddelerinin insan sağlığına yönelik ön görülmez ciddi riskler taşıdığı da anlatılmıyor !!! Akrep, domuz, balık geni içeren transgenik sebzelere mahkûm edilmek isteniyoruz, sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkarılmak isteniyoruz.

Derler ki, “Biz ne yiyorsak O’yuz”, peki biz ne yiyoruz? Gerçek su ki, ne yediğimiz bilmiyoruz. Çünkü ülkemizde GDO’ lu ürünleri etiketleme mecburiyeti bulunmaması sonucu bunları tespit etme ve kaçınma lüksümüz yok!!! Üzerine bir etiket yapıştırma ihtiyacı dahi duyulmadan ne yediğimizi bilmeden yasamaya, ne olacağımızı bilmemeye mahkum edilmeye isyan ediyoruz !!!

Hem üreticiyi hem de tüketiciyi mağdur eden, çiftçiyi bağımlılığa, tüketiciyi ön görülemeyen ve birkaç nesile kadar etkileri yayılabilecek sağlık risklerine, topraklarımızı kirliliğe ve ölüme, bitki çeşitliliğimizi yok olmaya, yabani tohumlarımızı genetik yapılarının bozulmasına ve kısırlaşmaya mahkum eden ve bu topraklardan nasibini alan tüm diğer canlı türlerinin yaşamını ve tüm ekosistemimi yok etmeye programlı bu sisteme; laboratuvar ürünü genetiği değiştirilmiş tohumlarla bir ülkenin tüm geleceğinin topyekun yok edilmesine, bağımlı kılınmasına “Hayır” diyoruz.

Başımızdaki bela büyüktür. Bu, çok uluslu şirketlerin, genetik zenginliğe ve kendine yetme potansiyeline sahip olan ülkelerin can damarını; tohumunu kurutmak esasına dayalı- gelmiş geçmiş en büyük sömürgüleştirme planıdır. Programlı olarak hayata geçirilen ve dayatılan GDO planı, bize ait olanı değiştirmek, önce tohumumuzu, sonra bedenimizi ve nihayet ruhumuzu başkalaştırma ve bağımlı kılma planıdır. Uyanalım!!!

Hükümetin 10 yılı aşkın süredir sürüncemede bıraktığı Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’nı, GDO’ lara izin verecek şekilde düzenlediğine dair şüphelerimiz, yasa taslağının kamuoyuyla henüz paylaşılmaması nedeniyle artıyor. Bir kez daha söylüyoruz, biyogüvenlik yasası -bu ülkenin insanının- menfaatleri temel alarak oluşturulmalıdır. Bu da yasanın mutlak şekilde, GDO’ ların ülkeye girişinin ve ülkede ekiminin nasıl önleneceğinin belirlenmesi esaslarına dayalı olmalıdır. AKP hükümetine sesleniyoruz, bu millet GDO’ lu mahsulleri ve bu mahsullerden türetilen gıda ve gıda katkı maddelerini tüketmek istemiyor ve yapılan araştırmalar da ülkemizde % 90’ lara varan kesimin GDO tüketmek istemediğini açıkça ortaya koymuştur !!!

Yeşiller olarak tüketicimizin ve çiftçimizin her gün artan şikâyet, endişe ve istekleri doğrultusunda, ülkemizde sadece doğal tohumlar ve geleneksel yontemlerle ıslah edilmiş tohumlar kullanılmak suretiyle üretim yapan tarımsal üreticinin desteklenmesini istiyor ve tohumumuzun laboratuvara girmesini şiddetle reddediyoruz. Tarımın organikleştirilmesi için çalışıyor ve bu süreçte de iyi tarım uygulamalarını destekliyoruz.

Yeşiller Tarım Çalışma Grubu olarak Biyogüvenlik Yasası’nın halk ve çevre sağlığını gözetecek şekilde çıkartılması için toplumun tüm duyarlı kesimleri ile beraber çalışmaya devam edeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz. Kendi nesillerimizin sağlığı ve geleceği için tabiat ananın doğal tohumlarına sahip çıkmaya zorunlu olduğumuzu hatırlatmayı misyon biliyoruz, laboratuvar urunu genetiği değiştirilmiş kısır tohumlara ve kısır bir geleceğe hayır !!!!!

Laboratuvara girmiş tohum istemiyoruz !!!

Kaynak: Timeturk

25.8.2009

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR SAĞLIKSIZ

Yeşiller Partisi’ne üye bir grup, Feriköy Ekolojik Halk Pazarı’nda genetiği değiştirilmiş ürünlere ilişkin basın açıklaması yaptı.

Grup adına açıklama yapan Akdeniz, genetiğiyle oynanarak yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) doğal bir süreçle değil, laboratuvar ortamında elde edilen tohumlarla üretildiğine işaret ederek, bu yolla çiftçilerin uluslararası tohum şirketlerine bağımlı kılındığını savundu.

Bu gıdaların tüketiminin insan sağlığına yönelik öngörülemez tehlikeleri barındırdığını aktaran Akdeniz, ”Gerçek şu ki ne yediğimizi bilmiyoruz. Çünkü ülkemizde GDO’lu ürünleri etiketleme mecburiyeti bulunmaması sonucu bunları tespit etme ve kaçınma lüksümüz yok” dedi.

Akdeniz, şunları kaydetti:

”Hükümetin 10 yılı aşkın süredir sürüncemede bıraktığı biyogüvenlik yasa tasarısını GDO’lara izin verecek şekilde düzenlediğine dair şüphelerimiz, yasa taslağının kamuoyuyla henüz paylaşılmaması nedeniyle artıyor. Bir kez daha söylüyoruz, biyogüvenlik yasası, bu ülkenin insanının menfaatleri temel alınarak oluşturulmalıdır. Bu da yasanın mutlak şekilde GDO’ların ülkeye girişi ve ülkede ekiminin nasıl önleneceğinin belirlenmesi esaslarına dayalı olmalıdır.”

Akdeniz, biyogüvenlik yasasının halk ve çevre sağlığını gözetecek şekilde çıkarılması için toplumun tüm kesimlerini duyarlı olmaya çağırdı.

Anadolu Ajansı

TOHUM VE GIDA EMPERYALİZMİ (TURHAN ÇAKAR)

ABD Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Henry Kissinger 1970’li yıllarda “Petrolun kontrolü ile bütün bölge ve kıtaların, gıdanın konrolüyle bütün insanları kontrol edebilirsiniz.” , demişti. “Dünyanın Tohumları, Kişisel mi Yoksa Umumi Bir Kaynak mı?” adlı kitabın yazarı “ Pat Roy Mooney” de “Eğer tohumları kontrol ederseniz, bütün besin sistemini kontrol edebilirsiniz: hangi ürünlerin yetiştirileceğini, hangi girdilerin kullanılacağını ve ürünlerin nerede satılacağını” , demişti.

Açlığa çözüm getireceği, daha çok ürün alınacağı gerekçesi ile ABD ve AB’deki tarım tekellerinin çıkarları doğrultusunda uygulanmış ve uygulanmakta olan Yeşil Devrim denilen endüstriyel ya da modern tarım yöntemleri ile açlığa çözüm bulunamadığı gibi, tam tersine özellikle Afrika ve Asya’daki geri bıraktırılmış, gelişmekte olan ülkelerde tarımsal üretim azalmış, açlık ve yoksulluk artmıştır.

Bunun en belirgin örneği 1950’lerden itibaren az gelişmiş ülkelerin yaptığı ithalatta gıda ithalatının giderek artmasıdır. !950’de buğday ithalatı az gelişmiş ülkeler toplam ithalatında %10 gibi bir seviyeden 1980’de %57 gibi inanılmaz bir boyuta yükselmiştir.Bu belirgin artış, dünya gıda pazarındaki tekelci eğilimin artışına paralel ve birkaç uluslar arası şirketin bu alandaki hakimiyeti ile beraber seyreden bir artıştır.* (Zülküf Aydın – Leeds Üniversitesi )

Bu uygulama ile tarım ilacı ve tarım ilacına bağışıklık kazanan zararlı böcek sayısında artış olmuştur. Gıda, su, enerji ve temz hava sağlayan doğal kaynakların %60’ı ciddi olarak tahrip edilmiştir.

ABD ve AB kökenli emperyalist tarım şirketleri bu kez geri bıraktırılmış ve gelişmekte olan ülkeler için çok daha tehlikeli sonuçlar yaratacak şekilde bitki yaşamının patentlenmesi ve tarımda gen teknolojisini uygulama yöntemini devreye koydular.

Açlığa çözüm, üretim artışı, tarım ilacı kullanımında azalma sağlıyacağı gerekçesi ile 1995’lerden itibaren piyasaya çıkartılan GDO’lu ürün tohumlarının sahibi olan ve gelişmekte olan ülkelerdeki yerel tohumları ve gıdayı kontrol etmek isteyen 3-5 dolayındaki emperyalist tarım tekeli bu konuda her yola başvurmaktadır.

Aşağıda, Tüketici Hakları Derneği’nin de üyesi olduğu Consumers İnternational’ın “GM Foods” adlı yayınında konu ile ilgili bir bölüm aynen aşağıda okurlarınızın görüşlerine sunulmuştur.

UYGULAMA İHTİYACI

Patentlerle korunmakta olan genetik mühendislik ürünü tohumlar, büyük ve çok uluslu tohum ve kimyasal firmaları için çok büyük karlar sağlamaktadır. Bu karlarını korumak için tohumlar üzerinde sıkı bir kontrol sağlamaya ve onları koruyacak patentleri hayata geçirmeye ihtiyaçları vardır. Firmalar bu nedenle, çiftçilerin her sene yeni tohumlar satın almaktan başka seçenekleri olmadıklarına inanmaları için çok sıkı çalışmaktadır.

Büyük şirketler için asıl sorun, gelişmekte olan ülkelerin bir çoğunun patent haklarının korunmasında ve uygulanmasında endüstriyel rakiplerinin çok gerisinde kalmış olmalarıdır. Dolayısıyla, buralar GD tohumlar için büyük pazarlar iken, çiftçilerin tohumları ertesi senelerde de kullanmaları engellenememektedir. Gelişmekte olan ülkelerin, büyük şirketlere telif ücretleri ödemek zorunda kalacaklarından patent koruması getirmek için fazla neden görmemektedirler.

TRİPS ANLAŞMASI

Büyük firmalar, Ticaretle İlişkili Sahiplik Hakları (TRIPS) anlaşması sayesinde istedikleri sonuca ulaşmışlardır. Bu, 1994’te GATT’ın Uruguay Oturumu’nda imzalanan uluslar arası ticaret anlaşmasna yapılan tartışmalı bir eklentidir. Bu, firmaların mevcut bir genin izole edilip başka organizmalara aktarıldığı genetik mühendislik durumlarında da buluşlarıyla ilgili dünya çapında sahiplik haklarını güvence altına almaktaydı. Özellikle Uruguay Oturumu’nu imzalayan ve Dünya Ticaret Örgütü üyesi olan (Yani dünyanın çoğu ülkesi) ülkelerin, genetik mühendislik gibi birçok biyolojik süreç için patent sağlamalarını gerektirmekteydi.

Gelişmekte olan ülkeler başlangıçta, sahiplik haklarının Dünya Ticaret Örgütü ilkelerinin arasına girmesine oldukça karşıydılar. Ekonomilerinin büyük bölümü halen doğal ürünlere dayalı olduğundan, TRIPS içerisindeki biyoteknoloji ve genetik mühendislikle ilgili koşullardan kaygı duymaktaydılar.

Bu kaygılar genetik kaynakların bir çoğunun Asya, Afrika ve Latin Amerika’da bulunuyor olması ve ülkelerin genetik olarak değiştirilmiş yeni tarım ürünlerine yapacakları katkıyı belirleyen mekanizmalar gerçeği ile daha da artmıştır. Birçok ana tarım ürününün köken aldığı genetik çeşitlilğin merkezindeki tek gelişmiş bölge, Akdeniz’in Avrupa tarafıydı. Diğer büyük bölgeler; Yakın Doğu, Afganistan, Hindu-Birman (İndo-Burma), Malezya-Cava, Guatemala-Meksika, Peru ve Etiyopya’dır. Bu bölgeler için TRIPS, kendi bölgelerinden alınan genlerden hazırlanan ürünler için telif hakkı ödemeleri gerektiğidir ve bu “biyo-korsanlık” anlamına gelmektedir.

Gelişmekte olan ülkeler tüm itirazlarına rağmen gönülsüz bir biçimde TRIPS anlaşmasına dahil edilmiştir. Anahtar maddelerden birisi, Dünya Ticaret Örgütü üyelerinin, bitki türlerinin sahiplik haklarının patentler ya da yasal sistemlerle korumalarını zorunlu kılan 27.3(b) maddesidir. Çoğu gelişmekte olan ülke, 27.3(b) maddesi ile ilgili yükümlülüklerini kendi yasalarıyla ya da bu olmazsa 1978’de imzaladıkları UPOV sözleşmesiyle yerine getirebileceklerini ummuşlardır.

UPOV 78’e göre, çiftçiler korunmuş türlerden elde edilen tohumları satamazlar, ancak depolayabilir, yeniden ekebilir ve bunlardan yeni türler geliştirebilirler. Fakat UPOV’a 1991’de yapılan bir ek, bu durumu değiştirmiştir. Bundan böyle; 1991 versiyonunu imzalamış ülkelerdeki çiftçiler, hükümetler özel izin vermediği sürece her yıl yeni tohumlar almak zorunda bırakılmıştır. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, 27.3(b) maddesinin 1999 yılı sonunda gözden geçirilecek olmasıyla teselli edilmeye çalışılmıştır. Ancak vakit geldiğinde ABD ve AB geri adım atmış ve yeniden değerlendirmenin sadece uygulamayla ilgili olduğunu savunmuştur.

Hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerdeki sivil toplum örgütleri, gözden geçirmeyi eleştirmiş ve yeni bir tarafısız gözden geçirme sağlanana dek 27.3(b) maddesinin uygulanmasına yönelik moratoryum istemişlerdir. Gelişmekte olan ülkelerin 1991 UPOV sözleşmesini uygulamaya zorlandıklarını savunmuşlardır.

Uruguay Oturumu imzalandıktan sonra, ABD için çok önemli olan Latin Amerika ve Güneydoğu Asya gibi gelişmekte olan ülkelerin çoğu patent yasalarının uygulanması için ABD tarafından baskı altına alınmışır. Hindistan gibi dğer bazı ülkeler halen direnmektedirler.

Emperyalist tarım tekellerinin çıkarları doğrultusunda uygulanan Yeşil Devrim (YD) denilen endüstriyel tarım uygulamaları sürecinde yoksulaşmanın artışı ile birlikte verimlilik de düşmeye başlamışttır.

Yeşil Devrimin gereken başarıdan uzak olması , yeni teknikler , teknolojiler ve stratejiler geliştirmesi için yeni çabaların ortaya çıkmasına neden olmuş ve sonuçta Genetik Mühendisliği kurtarıcı olarak sunulmuştur.İlginçtir ki Genetik Mühendisliği de Yeşil Devrimin yaptığı hataları tekrarlama yolundadır.Gıda sorunu ,açlık ve yoksulluk gibi kavramlar genetik yapısı değiştirilmiş yeni tohumların evrensel düzeyde yayılması ve dolaysıyla da bunları üreten Uluslar arası şirketlerin hegemonyasını sağlamak amacıyla kullanılmaktadır.*(Zülküf Aydın-Leeds Üniversitesi)

Aşağıda ,Tüketici Hakları Derneği’nin de üyesi olduğu Consumer İnternational’in “GM Foods” adlı yayınında tohumla ilgili bir bölüm aynen aşağıda okurlarmızın görüşlerine sunulmuştur.

GAZAP TOHUMLARI

Tohumların patentleşmesi, gıda güvenliği başka yollardan da tehdit edebilir. Yüksek teknolojinin dünya çapındaki hızlı yayılmasına karşın halen birçok köylü asırlık gelenekleri olan tohumları bir sezonda toplayıp , ertesi seneye ekmeye devam etmektedir.Bu durum , firmalarca üretilen tohumlara olan ihtiyacı azalmaktadır. Dolaysıyla firmalar da bunun engellenmesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Genetik Yapısı Değişitirilmiş tohumlar geliştirilmeden önce ,modern teknoloji tohumları saklama davranışını değiştirmiştir.Yeşil Devrimin yüksek verimli melez tohumları çok kötü üremektedirler ve çiftçiler mecburen her seferinde yenilerini satın almaktadır.

Melez olmayan tohumlar başarılı biçimde saklanabilir ve tekrar tekrar üretilebilir.Gelişmekte olan ülkelerde özellikle manyok yetiştiren küçük üreticiler bunu halen yapmaktadır.Genetik olarak değiştirilmiş soya ve pamuk gibi ürünler de melez olmadıklarından kolaylıkla eski tohumlardan üretilebilirler.Günümüzde ,gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilerin halen %80’ini ,sağladıkları tohumları tekrar tekrar ektikleri tahmin edilmektedir.Bu kadar büyük sayıda çiftçi tohumları tekrar tekrar kullanmayı seçtiğine göre , ticari olarak üretilmiş tohumları mahkum edilme baskına karşı protestoları olması şaşırtıcı olmamalıdır.

Ayrıca bağımsız tohum firmalarının , tamamını satın alarak geleneksel tohum bulmayı zorlaştırmalarından da korkulmaktadır.Pazarda hakimyet kuran büyük firmaların giderek artmasıyla , kaçınılmaz olarak en fazla kazanç sağlayan genetik mühendislik tohumları satma eğilimi başlayacaktır.Bu da, çiftçileri istemedikleri ya da karşılayamayacakları ürünleri seçmek zorunda bırakacaktır.

Bir başka endişe de büyük şirketlerin , güçlerini ruhsatlandırma sistemleri üzerine etki etmekte kullanmalarıdır.Güç , ne kadar az elde toplanırsa , o kadar kuvvetli olmaktadır.1990 yılında Avrupa Patent Bürosu’na yapılan başvuruların yarısı sekiz adet Uluslar arası şirkete aitti ve bunların üçte biri sadece üç firmaya aitti:Monsanto , Ciba Geigy ve Lubrizol .

Patent cephesi zayıfladıkca , Monsanto ve Novartis ,GD tohumları infertil hale getirerek , çiftçilerin onları tekrar kullanma şanslarını ortadan kaldırmaya yönelik teknikler geliştirmeye başlamışlardır.Bu yaklaşım , endüstrinin yeni ürünlerden son damlasına kadar kar etme anlayışını ortaya koymaktadır.

MONSANTO ‘NUN TOHUM POLİSİ

Bu süre içinde Monsanto , kendi GD tohumlarını almak isteyen ABD ve Kanada çiftçileri için ayrıntılı lisans anlaşmaları düzenlemiştir.Örneğin ; 1996’ daki hazır soya fasulyesi tohumu kontratı Monsanto’nun hazır glikofosfat herbisiti kullanıldığı takdirde üç yıl uzatılmıştır.

Monsanto çiftçinin arazisine gelip tohum örnekleri alarak , çiftçinin kontrata uyup uymadığını belirleme hakkına sahiptir.Çiftçi ayrıca , kendi ürününü alan kişilerin tamamının aynı kurallara uyumasını sağlamak , aksi takdirde ceza ödemekle yükümlüdür.Anlaşmanın yükümlükleri sözleşme sahibinin bütün varislerini ve temsilcilerini bağlamaktaydı ve çiftçinin hakları , Monsanto’nun açık onayı olmadan başka hiç kimseye devredilememekteydi.

Monsanto, patent ihlalcileri hakkında bilgi alabilmek için radyo reklamları ve telefon bağlantılarını kullanıyor ve hatta liderlerini takip etmeleri için özel dedektifler kiralamıştı.1999 başında Monsanto , tohumları saklayan veya tekrar kullanan çiftçiler aleyhinde kendilerini on binlerce dolar zarara soktukları gerekçesiyle 525 tane dava açmıştır. ABD ve Kanada’da yüzden fazla çiftçi , davalardan kurtulmak için ürünlerini yok etmek , tanzimat ödemek veya Monsanto’nun hesaplarını incelemesine izin vermek gibi yollar seçmiştir.

Monsanto vakası , GD tarım ürünleri pazarlayan kimyasal tarım ve tohum firmaları için patentlerin ticari önemini ortaya koymuştur.Ayrıca , şirketlerin patentlerden elde ettikleri hakları korumak için ne kadar ileri gidebileceklerini de göstermektedir.

Emperyalist tarım ve gıda tekelleri dünya tarımına ve gıdasına egemen olmak için hemen her yola başvurmaktadırlar. Bir taraftan, kendi hükümetleri ile IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist kurumları devreye sokarak, özellikle geri bıraktırılmış, gelişmekte olan ülkelerin tarımı ve gıdası üzerinde yıkıcı etkilere neden olan yapısal uyum programlarını uygulatmaktadırlar.

Bir taraftan da Biyo-korsanlık’la, yerli tohumların ticaretinin yasaklanmasını sağlamakla, yerli tohumlar yerine patent hakkını elde ettikleri terminatör (genetik yapısı değiştirilerek kısırlaştırılmıştır tohum) tohumların ekilmesini zorunlu hale getirmeye çalışmakla doğal yaşamın ve yerel tarımsal kültürün yok edilmesine, dolayısıyla, yoksul halkların ve çiftçilerin büyük acılar yaşamasına neden olmaktadırlar.

Aşağıda, Tüketici Hakları Derneğini’nde üyesi olduğu Consumer International’in “ GM Foods” adlı yayınında tohumla ilgili bir bölüm aynen aşağıda okurlarımızın görüşlerine sunulmuştur.

YOK EDİCİ (TERMİNATÖR ) TEKNOLOJİ

3 Mart 1998’de ABD Patent ve Telif Hakları Ofisi, şirketler ve çiftçiler için geniş uygulama alanı sağlayacak yeni bir genetik mühendisliği tekniğini patentleştirmiştir. Delta & Pine Land Şirketine ve ABD Tarım Bakanlığı’na verilen patentin amacı, çiftçilerin hem doğal hem de GD kaynaklardan elde ettikleri tohumları saklamalarını engellemektir. Bu, firmaların kendi sahiplik haklarını uygulamalarını sağlayacak ve üreticileri uzun dönemde tohum tüccarlarına bağımlı hale getirecektir.

Tohumlar değiştirilerek istenilen amaca ulaşıldığında tohumlar sadece bir kez üreyebilecek, ikinci nesiller kısır olacak, dolayısıyla tekrar ekildiklerinde ürün vermiyeceklerdir. Bu yüzden üreticiler tohumları ertesi yıla saklayamayacak ve her sene yeni tohum almak zorunda kalacaklardır. Bu durum, dünyadaki üreticilerin yaklaşık dörtte üçünü ( en yoksullar da dahil ) etkilemektedir.

Kanada kökenli bir sivil toplum örgütü olan RAFI tarafından yeni teknolojiye karşı Uluslar arası bir kampanya başlatılmıştır. RAFI buna, “Yok edici teknoloji” adını vermiştir. Yok ediciye karşı kopan yaygara Monsanto’yu “steril tohum teknolojisini ticarileştirmeyeceğini” kamuya taahüt etmeye zorlanmıştır. Buna rağmen iki ay sonra monsanto, patent sahibi olan en büyük ticari tohum şirketi olan Delta & Pine Land’i alma hazırlığında olduğunu açıklamıştır. Diğer şirketlerde kendi teknolojilerini geliştirmişlerdir. 1998’de ingiliz şirketi olan Astra – Zeneca kimyasal olarak aktif ya da pasif hale getirebilen bir “katil” gen geliştirdiğini duyurmuştur. Bu türev farelerden elde edildiğinden “ verminatör teknoloji” ( vermin=haşerat) olarak adlandırılmıştır. Astra-Zeneca’da teknolojinin kabul görmeyeceğinden endişe ettiğinden aynı Monsanto gibi, bunun ticarileştirilmeyeceğini duyurmuştur. Bir düzineden fazla firma ve kamu kuruluşu tohum sterilizasyonu sağlayan teknolojiler için patent almıştır.

TERMİNATÖR II VE ÖTESİ

Terminatör II ismi, bitkilerin üreme ve hastalıklara direnç ve tohum çeşitliliği özelliklerini yok eden kimyasallar kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Yeni patentler, bitkilerin büyüme ve gelişmelerini, tekrarlayan belirli kimyasal uygulamalarla ilişkilendirmektedir. Dolayısıyla çiftçi şirketten yeni tohum almaya devam edecektir. Kimyasal tarım şirketleri devlerinden olan Novartis ‘ce sahip olunan bir patent, enfeksiyonlarla mücadele etme yeteneği kapatılmış bitkiler yaratmaktadır. RAFI’ den Edward Hammont; “bu özellikleri geri getirmenin tek yolu, zarar görmüş ürünlerin tamiridir ve buda tescilli kimyasallar kullanmayı gerektirmektedir” demektedir.

PAZARIN GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERE GENİŞLETİLMESİ

Günümüzde tohum firmaları bu tip ülkelerde yoğun pazarlar oluşurmaktan, patent haklarını koruyacak sözleşmeler ve denetim mekanizmaları oluşturamayacakları korkusundan dolayı çekilmektedirler. Ancak, gelecekte “Yok edici teknoloji” bunu onların yerine yapacaktır. Delta & Pine Land Şirketinin başkanı olan Murray Robinson; “Yeni teknolojinin, patent yasaları zayıf olan ülkelerde ve pazarlarda küresel yatırımlar sağlayacağına inanıyoruz” demektedir. Firmalar Gelişmekte olan ülkelerdeki üreticilere onları verimsiz tohumlardan kurtardıkları için iyilik yaptıklarını öne sürmektedirler. Delta & Pine Land Şirketinden Dr. Harry B. Collins’e göre “üreticilerin asırlık tohumları saklama uygulaması, üçüncü dünya çiftçileri için kolay yolu seçerek hep aynı verimsiz tohumlara sağlanıp kalmalarına neden olan büyük bir dez avantaj yaratmaktadır”. Yeni teknolojiye yönelik eleştiriler çiftçilerin belirli tohum üreticilerine bağımlı kalacaklarını ve asırlar boyu yaptıkları ekin yöntemlerinden mahrum bırakılacaklarını belitmektedir.

BİYO-KORSANLIK

Büyük şirketler pantentlere sahip olabilirler fakat biyoteknoloji alanındaki yeniliklerin çoğu çiftçilerin yıllar boyu edindikleri deneyimlere dayanmaktadır. Bu çiftçilerin çoğunluğu, dünyanın biyolojik çeşitliliğinin %90’ının sağlayan Asya, Afrika ve Latin Amerika’ da gelmekteydi. 1994’te Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) için yazılan bir rapora göre, yerli çiftçilerce elde edilen bu bilgiler organize ve dinamik bir araştırma sürecinde toparlanmış ve gezegenimizin varlığını sürdürebilmesi için elzem olan bilgilerdir. Tarıma, farmasötiklere, DNA araştırmalarına ve diğer endüstiriyel üretimlere büyük katkıları olmuştur. Çiftçilerin yaşam formları ve bitkilerin aktfi içerikleriyle ilgili bilgileri, batılı şirketlerce patentleştirilen materyal ya da yeniliklerle hemen hemen aynı şeylerdir. Bu geleneksel bilgiler halen birikerek artmakta olduğundan ve modern bilimin yöntemlerini kullanmadığından, patentleşme için yeterli kalitede değildir. Dolayısıyla çiftçilere ve yaşadıkları toplumlara, multi milyon dolarlık ilaçlara ve tarım ürünlerine yaptıkları katkılardan dolayı tazminat ödenememektedir. Tam tersine kendi bilgilerinin ürünlerini kısıtlayıcı koşullarla satılan pahalı tohumlar olarak geri satın almak zorunda bırakılmaktadırlar. Eleştirmenler bu durumu, “Biyo-Korsanlık” olarak değerlendirmektedirler.

UNDP raporunda belirtilmiş çok sayıda biyo-korsanlık örneği mevcuttur:

ABD’deki Toledo Üniversitesine, zebra midyelerini öldüren endod ( tropik bir Afrika bitkisi ) pantenti verilmiştir. Etiyopyalı bilim adamları, Etiyopya toplumunun gelenekleri dolayısıyla bu tekniği 19 yıldır bilmektedir. Toledo Üniversitesi’nin katkısı ise sadece bir günlük bir deney dört aylık yasal çalışmadan ibarettir.

AgEvo kuruluşu, en çok satan herbisiti olan Basta’yı Kamerun’dan elde edilen toprak bakterilerinden elde etmiştir. Kamerun’a ticari bir karşılık ödenmemiştir.

W.R. Grace, iyileştirici ve pestisit özellikleri Asya ve Afrika’da yaygın olarak kullanılan Hint ağacının patentini almıştır.

Rice Tec isimli şirket ABD’den, Hindistan Basmati pirinci ( Güney Asya’ya ait aromatik prinç ile Amerika’nın “yarı bodur” türünün karıştırılmasıyla üretilen princin patentini almıştır. Patent sayesinde firma, batı yarıkürede yetişen basmati türü princin tam sahibi olmakta ve gelecekte de Asya’nın geleneksel yöntemleriyle de olsa bu türden üretilecek bütün yeni türlere ait hakları elinde bulundurmaktadır.

Batılı şirketlerce gelişmekte olan ülkelerin yerel bilgilerinin kendilerine mal edilmesi şeklindeki benzer vakalar, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Dünya’daki Pazar ekonomisinin yüzde kırkı doğrudan biyolojik ürünlere dayalıdır ve biyoçeşitliliğin yüzde doksanı gelişmekte olan ülkelerden sağlanmaktadır, yani biyo-korsanlık çok büyüktür. Alanında uzman yerel kişilere danışmanın 10.000’de bir olan başarı hızını, ikide bire düşüreceği ileri sürülmektedir. Sonuçta, gelişmekte olan ülkelerin, faydalı olabilecek bitki ve genleri ortaya çıkartmak için ziyaret eden şirketlerin sayısında bir patlama yaşanmaktadır. Bu biyo-korsanlığın gelişmekte olan ülkelere olan maliyetinin belirlenmesi çok zordur. UNDP tarafından yürütülen çalışmaya göre, sadece tohum ve farmasötiklerle ilgili olarak yılda kaybedilen telif hakkı miktarı devasa boyuttadır.

Konu ile ilgili önceki yazılarımızda Emperyalist tarım ve gıda tekellerinin istekleri doğrultusunda IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist kuruluşlar aracılığıyla, yerel hükümetler üzerinde baskı kurularak ya da onlarla işbirliği yapılarak Yeşil Devrim ve GD teknoloji aracılığıyla genel anlamda yerel tarımsal uygulamaların zayıflatılıp yok edilmeye, yerel tarım ve gıda üzerinde egemenlik kurulmaya çalışıldığına değinmiştik.

Bu yazımızda tek tek ülke örnekleri verilerek Genetik yapısı değiştirilmiş tohum ekimi yapılan ya da buna zorlanan ülkelerin nelerle karşılaştıkları anlatılacaktır. Türkiye’ye ilişkin durum daha sonra tek bir yazıda ele alınacaktır.

Aşağıda, örneği verilen ülkelere ilişkin bilgiler “Gıda Hareketi” adlı oluşumun yapmış olduğu çalışma ve T.Ü. Gıda Mühendisliği Bölümünden Neşe Yılmaz ile GDO’ya Hayır Platformu ve aynı zamanda Ekoloji Kolektifi Yürütme Kurulu Üyesi olan Arca Atay’ın çalışmalarından aynen aktarılmıştır.

ARJANTİN GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ SOYAYA MAHKUM

Arjantin’de 1989’da devlet başkanı olan ABD destekli Carlos menem’in ekonomik programı Rockefeller ailesi tarafından ABD’de yazıldı ve böylece korumacı piyasanın yerini ithalat rejimi aldı. Arjantin’in borçlarını kapatması için tek çare ise GD soya fasülyesi yetiştirmekti. 1991’de 569 tarla GD mısır, ayçiçeği, pamuk, buğday ve özellikle soya ekimine ayrıldı. 1996’da Monsanto Arjantin’de Roundup Ready (RR) soya fasülyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. Ve herşey böyle başladı

GD soya daha az insan gücü gerektiriyordu. Çoğu çiftçi topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 2004’e gelindiğinde artık 14 milyon hektar GD soya ekiliydi. Arjantin’in tarımsal çeşitliliği de yok olmuş; 10 yıldan kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüştü. Arjantili bilim adamı Walter Pengue “Bu yolda gidersek 50 yıl sonra hiçbirşey yetiştiremeyeceğiz” diyordu. Tohum saklama geleneği sona erdirilen çiftçiler, her yıl Monsanto’dan yeni tohum alırken satıştan da kar payı ya da vergi ödüyorlardı.

Soya dışında kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002’deki ekonomik krize de savunmasız yakalandı. Açlık başladı. Ayaklanmalarından korkan hükümet, Monsanto ve soya kullanan ünlü markalar bedava yiyecek dağıtmaya başladı. Arjantililer artık taze meyve, et, süt yumurtadan oluşan beslenme biçimlerini soyaya teslim etmişti.

Hükümet, soyadan alınan proteinin etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya başladı. Fakat araştırmalar soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik olduğunu saptadı. Hatta Rus Bilimler Akdemisi’nden Dr. Irina Ermakova GD soyayla beslenen dişi ve erkeklerden doğan bebek farelerin üç hafta içinde öldüğünü söylüyordu. Arjantinliler’e söylenmeyen başka bir gerçek de tek yönlü beslenme biçimi olduğunda soyanın kansere varan zararları olduğuydu.

Bölgedeki hayvanlar ölüyor, insanlarda da tiroit, solunum sistemi bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hatta hormon bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları üç yaşında regl olmaya başladı. Soya tarlalarının yakınında yaşayanlar her gübrelemeden sonra şiddetli migren, göz yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan yapılan ilaçlama yüzünden Arjantin’de Monsanto soyası dışında başka bir şey yetişmez oldu.

“Le Monde Selon Monsanto” (Monsanto’ya Göre Dünya) isimli belgeseli ve kitabı şu sıralar Fransa’da en çok okunanlar listesinde birinci sırada olan Marie-Monique Robin’in Arjantin’in Pampa bölgesiyle ilgili gözlemleri de tabloyu netleştiriyor. Mısır, buğday, hintdarısı, yağlı tohumlar, ayçiçeği, yer fıstığı, soya, sebze ve meyve yetiştirilen bu bölge, nüfusunun 10 katına yetecek kadar üretim yapıyor ve ihraç ediyordu. Taa ki GD soyayla tanışana kadar…

Arjantin’de GD soya ekili alanlar 2000’de 8,3 milyon hektardan 2001’de 9,8’e, 2002’de 11,6’ya, 2007’de 16 milyon hektara ulaştı. Ekili alanlar artarken çiftçilerin sayısı da yüzde 30 azaldı. 1991–2001 arası kapısına kilit vuran çiftçi sayısı 150 bin iken, bunun 103 bini GD soyadan sonra tarlalarını terk etti.

Kaliteli et ve sütleriyle ünlü Arjantin’de süt üretimi 1996’dan 2002’ye kadar yüzde 27 düşünce ilk kez Uruguay’dan süt ithal edildi. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düşmüş, fiyatlar artmıştı. 2003’te unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki yüzde 130 arttı.

BREZİLYADA TARIM İLACI KULLANIMI ARTTI, VERİM DÜŞTÜ

Brezilya’ da kullanılan pestisitlerin 1/4 ü (50.000 ton) soya tarımında kullanılmaktadır.Pestisit kullanımı her yıl % 22 artmaktadır.Her nekadar biyoteknoloji şirketleri yıl içindeki ot mücadelesinde Roundup herbisitini sadece bir kez uygulamak yeterlidir diyorlarsa da araştırma sonuçları toplam uygulama adet ve miktarının arttığını göstermektedir.ABD den örnek verilecek olunursa glifosfat kullanımı 1995 de 2,850 tondan 2000 yılında 18,960 tona çıkmıştır.Arjantinde 2004 üretim sezonunda kullanılan Roundup miktarı tahmini 160 milyon litredir.

Brezilyada transgenik soyanın yıllar itibariyle ortalama veriminin 230 kg. dan 260 kg/dekara yükseldiği ama konvansiyonel çeşitlerden % 6 daha az verime sahip olduğu tesbit edilmiştir.Pleiotropik etki denilen yani yüksek sıcaklık nedeniyle sapların çatladığı ve su stresinin görüldüğü dönemlerde transgenik soyada konvansiyonele göre % 25 e yakın ürün kayıpları görülmüştür.Aşırı kuralık yaşanan 2004/2005 sezonunda Rio Grande do Sul bölgesinde transgenik soyada % 72 ürün kaybı olmuş ve bu da ihracatta tahmini rakamla % 95 lik bir azalmaya yol açmıştır.

MEKSİKA MISIRINDA GDO KİRLİLİĞİ

Meksika’nın mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti’nde 150 çeşit mısır tamamen organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının “serbest” ticaret anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD’den mısır ithal etmeye başladı. 1994–2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44 düştü; küçük çiftçiler de topraklarını terk etti.

2001’de Meksika Çevre Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre 22 bölgenin 13’ünde yetişen yerel mısır çeşitlerinde yüzde 3-10 oranında GDO bulaşması saptandı. 29 Kasım 2001’de Nature Dergisi’nde yayımlanan, David Quist ve Ignacio Chapela imzalı bir makaleye göre yerel “Crillo” mısırı artık saf değildi. Oysa Meksika’da, M.Ö. 5000 yılından beri ekilen, Maya ve Aztek kültürünün temeli olan mısır çeşitliliğini korumak için 1998’de GD mısırlar üzerine bir moratoryum verilmişti.

HİNDİSTANDA ÇİFTCİLERİN İNTİHARI

Hint tarımı, Dünya Bankası ve IMF reçeteleriyle DTÖ’nün çarkına sokuldu ve Hindistan’ın tohum sektörü Dünya Bankası’nın yapısal reformlarıyla dev şirketlere açıldı. Artık çiftcilerin hangi ürünleri yetiştireceğine onlar karar veriyorlar. Ülkenin GDO’lu pamuk yetiştirilen bölgelerinde, ipoteğini ödeyemeyen ve toprağını kaybedenlerin intiharları salgın boyutuna ulaştı. 1997-2007 arasında intihar eden çiftçilerin sayısı İçişleri Bakanlığı verilerine göre 182 bin 936. 2008 rakamları 16 bin olarak tahmin ediliyor. 2009’da ise hayatına son veren çiftçi sayısı 2000’i geçti. Sadece geçen ay ( Haziran 2009) Chattisgarh eyaletinde 1500 çiftçi intihar etti. Üstelik bu kayıtlar kesin olmaktan uzak. Zira kadınlar gibi ‘çiftçi’ tanımının dışında tutulanlar da kayıtlara geçmiyor.

AFRİKA’YA ZORLA “ ACİL AÇLIK YARDIMI”

İngiltere Başbakanı’nın bilim danışmanı Prof. David King ABD hükümetinin GDO teknolojisini Afrika’ya yayma çabasını “kitlesel insan deneyi” şeklinde tanımlayarak kınadı. Ekim 2002’de Guardian’da çıkan bir makalede, ABD’nin acil açlık yardımı adı altında, Güney Afrika’nın altı ülkesine stok fazlası GD mısır göndereceğini açıkladı. Mısır, Zambiya, Malawi ve Zimbabwe’nin ana gıdasıydı. Riski göze almayıp reddettiler. Ama reddedemeyenler de vardı.

Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir.

Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005).

Turhan ÇAKAR

Tüketici Hakları Derneği

Genel Başkanı

Tüketici Hakları Derneği

Tel: 0 312 425 15 29. 417 93 34, 419 37 74

thd@tuketicihaklari.org.tr

www.tuketicihaklari.org.tr

Kaynak: Cumhuriyet Ankara Temmuz- Ağustos 2009