GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN – GDO’LARIN VERİMİ ARTIRDIĞI SÖYLEMİ DOĞRU DEĞİL (AHMET ATALIK)

GDO’ların adı yine değişti!

Evet, önce bu konudan başlayalım. Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların – GDO’ların adı yine değişti!

Bilindiği üzere bu ürünlerin ticari amaçla ekimi 1996 yılından itibaren yaygınlaşmaya başladı. O yıldan 2003 yılına kadar bu ürünler “transgenik ürünler” olarak adlandırıldı. Bu isimin biraz da insanları ürkütmesinden dolayı 2004 yılından itibaren bu ürünlere “biyoteknoloji / genetiği değiştirilmiş ürünler” denmeye başladı.

Yıl 2009, bu ürünlerin adı yine değiştirilerek çok cici bir isim bulundu; “genetiği iyileştirilmiş organizmalar”. Evet, kayıtsız koşulsuz GDO hayranı bir akademisyen bu tabiri 3 Temmuz 2009 tarihli NTV-Yeşil Ekran programında telefonla verdiği değerli ve “bilimsel bilgiler” içerisinde kullandı. Bununla da kalmadı, GDO’ların “hiçbir riski bulunmadığını” açık ve net bir şekilde ifade etti ve GDO karşıtlarını “bilimsel olmamakla” ve “teknoloji karşıtı olmakla” suçladı. Kendisinden bahsederken de “biz bilim insanları” tabirini ise kendine yakıştırdı!?

Mart 2009’da bir toplantıda zamanın Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ile Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker’in bulunduğu bir ortamda Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu Başkanı fırıncılara istinaden yaptığı konuşmada kürsüde hızını alamamış ve “Hepimiz Gıda Mühendisiyiz” diye haykırmıştı. İki bakanı yanına almakla mühendis olunabiliyorsa, yarın öbür gün üç bakanın olduğu ortamda “biz bilim insanları” tabirini de kullanırsa hiç şaşırmamak gerekiyor. Neyse kimin kendini nasıl gördüğü bizi ilgilendirmiyor, biz konumuza dönelim.

Suçlamaların benzerliği

Birileri çıkıyor “çok bilimsel kaynaklara” göre GDO’ların verimi son derece artırdığını, kimileri ise (GDO severlerin bilimsel kabul etmediği kaynaklara göre) verimi düşürdüğünü söylüyor. Bu insanlar da bilim ve teknoloji karşıtlığıyla suçlanıyorlar.

Bu para kazanma hırsı nasıl bir şeyse karşınızdaki insanı nasıl suçlasam diye şaşırttırıyor anlaşılan insanı. Tıpkı özelleştirmelerin zemininin hazırlandığı günlerdeki gibi. Biraz o günlere dönelim mi? Bakın o günlerde neler olmuş, kimler neler söylemiş?

Ülkemizde özelleştirme süreci öyle mantık dışı ve akıl almaz suçlamalarla dayatıldı ki, özelleştirmeye karşıyım demek isteyen birçok vatandaş adeta vatan haini damgasını yemekten korktu ve diyemedi.

Sabah gazetesinde 1994 yılında yazdığı bir yazısında iktisat profesörü Asaf Savaş Akat, özelleştirmelere karşı çıkacakları daha ilk adımda şöyle suçluyordu; “… Özelleştirmeye karşı çıkanların aslında Türkiye’nin demokratikleştirilmesini engellemeye çalıştıkları sonucu ortaya çıkıyor.” Bu açıklamaya göre demokrasinin beşiği olarak bilinen İngiltere’de Başbakan Clement Attlee (1945-1951), Başbakan Harold Wilson (1964-1969), Başbakan James Callaghan (1974-1979) demokrat değillerdi, çünkü bu başbakanlar özelleştirmeyi değil devletleştirmeyi uygulamışlardı.

Zamanın İzmir Anakent Belediye Başkanı Burhan Özfatura özelleştirmeye karşı çıkacaklara, işi daha da ileri götürerek şu suçlamada bulunuyordu; “KİT’ler bir hırsızlık yuvasıdır. Özelleşmeye karşı çıkmak, hırsızlık ve sömürü düzeninin devamını istemektir.” Şayet Asaf Savaş Akat ve Burhan Özfatura, kamu kurumlarını hedef alan bu sözlerini özelleştirmenin en şiddetli uygulandığı bir ülkede söyleseler, özelleştirmeden yana olanlarca dahi ayıplanırlardı.

DYP-SHP koalisyon hükümetinin başbakanı Tansu Çiller, özelleştirmeyi nasıl uygulayacaklarını halka şöyle anlatıyordu; “Ya olacak, ya olacak.” Çiller’in sağ kolu Necmettin Cevheri’nin üslubu ise şöyleydi; “Kellemiz gitse de özelleştirme yapılacak.”

Türkiye’nin en büyük işverenlerinden biri olan Sakıp Sabancı, İstanbul Sanayi Odası’nda yaptığı ve televizyondan yayınlanan konuşmasında masayı yumruklayarak şöyle haykırıyordu; “KİT’ler canavardır, özelleştirmeye karşı çıkan da vatan hainidir!”

Dolayısıyla vatandaş Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde bir engel olmak istemedi. Hırsızlık yuvası olarak tanıtılan yere tabi ki sahip çıkamazdı, ya kendisi de hırsız damgası yerse! Zaten özelleştirme mutlaka yapılması gereken bir şeydi, koca bakan kellesini ortaya koymuştu. Hele hele vatandaş özelleştirmeye hayır deyip de vatan haini olmak hiç mi hiç istemezdi.

Şimdi de GDO konusunda öyle suçlamalar geliyor ki “bilim karşıtlığı” ya da “teknoloji düşmanlığı” gibi. Bu durumda hangi birimiz “GDO’ya Hayır” diyebiliriz ki? Kimin çıkarları doğrultusunda ne dediği bizi bağlamaz, modern biyoteknolojinin tarımdaki son derece yanlış kullanımlarına biz “Hayır” deriz. Bilim ve teknoloji her zaman doğru bir şey üretecek diye bir kaide yok ki. Yanlışlarına yanlış diyebilmek en büyük erdemdir. Doğruyu üretmekte meslek ahlakı olan akademisyenlere düşer.

GDO tarımda verimi artırdı mı?

Ticari anlamda dünyada yaygın olarak tarımı yapılan 4 ürün var; soya, mısır, pamuk ve kanola. Kanola ekim alanı ve tüketimi noktasında ülkemizde önemli bir yer tutmuyor. Diğer 3 ürüne yakından bakalım, hem de Amerikan Tarım Bakanlığı Yabancı Ekonomi Servisi’nin rakamlarıyla.

Türkiye son çeyrek yüzyılda yapılan yatırımlarla dünyanın önemli bir tekstil üretim merkezi haline geldi. Yıllık pamuk ihtiyacımız 1,5 milyon tonun biraz üzerinde olup her yıl 1 milyon ton ve üzerinde dış alım yapıyoruz. Sorunumuz verimsizlik mi? GDO’lu pamuk yetiştiren ülkelerle verimimizi bir karşılaştıralım.

Küresel ölçekte 125 milyon hektar (mha) alanda genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapılırken, bu alanın %50’si sadece ABD’dedir. Son 3 yıl ortalamasına bakarsak hektara verim 933 kg civarındadır (çizelge:1). Bu ülkede pamuk ekim alanlarının %86’sında GD tohumla pamuk ekimi yapıldığından bu verimi yaklaşık olarak GD pamuk verimi olarak kabul edebiliriz.

Çizelge 1’deki ülkeler hem ekim alanı büyüklüğü hem de GD tohumla üretim yüksekliği nedeniyle seçilmişlerdir. Son 3 yıl verim ortalamalarına baktığımızda hektara Çin’de 1.313 kg, Hindistan’da 553 kg, Arjantin’de 483 kg, Türkiye’de 1.334 kg’dır. Dünyanın verim ortalaması ise 775 kg civarındadır. Çin’in pamuk ekim alanlarının %68’inde, Hindistan’ın %76’sında, Arjantin’in ise %95’inde genetiği değiştirilmiş pamuk ekilmektedir (www.gmo-compass.org). TÜRKİYE’NİN GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ PAMUL VERİMİ TÜM ÜLKELERİN OLDUKÇA ÜZERİNDEDİR.

Türkiye’nin pamuk verimi, pamuk ticaretini küresel ölçekte elinde tutan ABD’den %43, biyoteknoloji devi Monsanto’nun pamuk karargahı Hindistan’dan 2 kat daha yüksektir.

Çizelge:1) Dünyanın ve kimi ülkelerin pamuk ekim alanları ve verimi
[Image]
Soya verimi için de ABD Tarım Bakanlığı verileri üzerinden bakalım (çizelge:2). Çok kısa bir şekilde özetlemeye çalışırsak toplam soya ekim alanının ABD %92, Brezilya %64, Arjantin %98, Paraguay %93, Uruguay %100 ve Güney Afrika %80’inde genetiği değiştirilmiş soya tohumuyla üretim yapıyor. Çizelgeye baktığımızda en yüksek ABD’ye ait olup son 3 yıl verim ortalaması 2.780 kg civarındadır. Dünya ortalaması ise 2.357 kg civarındadır.
[Image]
Çizelge:2) Dünyanın ve kimi ülkelerin soya ekim alanları ve verimi

Türkiye bu ülkelere göre çok küçük bir alanda üretim yaptığı için ABD Tarım Bakanlığı sitesinde kayda değer üretim yapan ülkeler arasında yer alamıyor. Bu nedenle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) rakamlarına bakacağız (çizelge:3).

Ülkemizde GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMEMİŞ soya ekim alanı 2008 yılı itibarıyla 9.444 ha’dır. Son 3 yıl hektara verim ortalamamız ise yaklaşık olarak 3.720 kg’dır. Türkiye’nin verim ortalaması, küresel soya ticaretini elinde bulunduran ve soya ekim alanlarının %92’sinde GD tohumla üretim yapan ABD’den yaklaşık %34, soya ekim alanlarının %98’inde GD tohumla üretim yapan Arjantin’den %47 ve soya tarımı yapılan arazilerinin tamamında GD tohum kullanan Uruguay’dan %117 daha fazladır.

Çizelge:3) Türkiye soya ekim alanı ve verimi

[Image]Mısır veriminde de Türkiye dünyanın sayılı ülkeleri arasındadır. GD tohumla mısır üreten ülkeler arasında ABD ve Kanada’nın ardından üçüncü sırada gelmektedir.ABD mısır ekim alanlarının %80’inde, Kanada ve Arjantin %84, Güney Afrika %57’sinde GD tohumla üretim yapmaktadır.

Türkiye’nin mısır verimi son 3 yıllık ortalamalara göre Arjantin’den %12 ve Güney Afrika’dan %90 daha fazladır.

Çizelge:4) Dünyanın ve kimi ülkelerin mısır ekim alanları ve verimi
[Image]Türkiye tarımını GDO kurtaramaz

Tarım alanlarının büyük bölümünde GD tohumla üretim yapan ülkelerin ABD tarım Bakanlığı verileri üzerinden Türkiye ile yapılan verim kıyaslamasında Türkiye pamuk ve soyada açık ara öndedir. Mısırda ise ABD ve Kanada’nın hemen ardında yer almaktadır. Her üç üründe de ülkemiz dünya ortalamasının oldukça üzerinde bir verimliliğe sahiptir.

Buradan da anlaşılmaktadır ki ülkemizin tarımsal üretimdeki asıl sorunu GD tohumla üretim yapıp yapmamak değildir. Ancak ülkemizdeki GDO lobisi tüm bu verileri görmezden gelip tarımımızın çağ atlamasını GD tohumlara endekslerler ve GD tohumla üretim yapan ülkelerdeki üretim artışına dikkat çekerler.

Küresel pamuk ticaretini elinde bulunduran, dünyanın bir numaralı ihracatçısı, pamuk ekim alanlarının %86’sında GD tohumla pamuk üreten ABD’nin pamuk verimi Türkiye’den %43 daha düşüktür, ancak 3 ila 4 milyon hektarlık bir alanda pamuk üretimi yapar.

Pamuk ihracatında ABD’nin ardından dünya sıralamasında ikinci sırada gelen Hindistan pamuk ekim alanlarının %76’sında GD tohumla üretim yapar. Hindistan’ın mısır verimi Türkiye’den %141 daha azdır, ama 9,5 milyon hektar alanda pamuk üretimi yapar.

Türkiye’nin pamuk üretim alanı 300 bin hektar civarındadır ve ihtiyacı olan pamuğun ancak 1/3’ünü yetiştirebilmektedir.

Türkiye soyada da GD tohumla üretim yapan ülkeler arasında verimde rakipsiz önde olmasına karşın her yıl bir milyon tonun üzerinde soyayı yurt dışından almaktadır. Soya ihracatında ABD, Brezilya ve Arjantin küresel ölçekte ilk 3 sırayı almaktadır. Türkiye’nin soya verimi bu ülkelerden sırasıyla %34, %36 ve %47 daha fazladır. Ancak ABD yaklaşık 30 mha, Brezilya 22 mha ve Arjantin 18 mha alanda soya üretirken Türkiye 9.444 ha alanda soya üretmeye çalışmaktadır.

Türkiye mısırda da yurt dışına bağımlı olup hemen her yıl yaklaşık 1 milyon ton civarında mısır alımı yapmaktadır. Mısır ihracatında Arjantin birinci sırayı alırken Türkiye’nin mısır verimi bu ülkeden %12 daha fazladır. Ancak Arjantin 2-3 mha bir alanda mısır üretirken, Türkiye 450-500 bin hektarlık bir alanda mısır üretmektedir.

Görüldüğü üzere üretimdeki artış GDO ile ilgili değildir. Türkiye’nin tarım sorunlarının çözümü de GDO olamaz. Türkiye tarımsal alt yapı sorunlarını öncelikle çözümlemelidir. Bu sorunlarını çözmüş ABD 2009 yılı için tarımına 95 milyar dolar, AB 43 milyar avro aktarırken Türkiye sadece 4 milyar 950 milyon TL aktarmıştır. Tarımımızı kalkındırmak istiyorsak, yüzümüzü GDO’ya dönmeden önce bu sorunlarla yüzleşmemiz gerekiyor.

Türkiye tarımının kurtuluşu ancak hakkını sonuna kadar arayan çiftçimiz, dürüst ve halk yararına politika yapan siyasetçi ve halk yararına bilim yapan bilim insanları ile gerçekleşebilecektir.

Ahmet ATALIK – gdohp.blogspot- 10.07.2009
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı

Genetiği Değiştirilmiş Yalanlar

Mikroorganizmaların, böceklerin, bitkilerin ve hayvanların yaratılışlarından itibaren milyonlarca yıldır, kendi evrimsel sürecinde gelişen ve değişen genetik özelliklerine yapılan müdahaleler, çok da geniş olmayan bir yelpazede, ancak insanlığın gereksinim duyduğu en önemli ürünler üzerine yapılmaktadır. Örneğin küresel biyoteknolojik ürün alanlarının çoğunu, pestisit tolerans ve bakteri genleri aşılanmış soya, pamuk, kanola ve mısır, yani toplam 4 ana ürün işgal etmektedir.

Okumaya devam et

GDO’ları istemiyorsan harekete geç: 9 SAATTE 9 MISIR İÇİN 9 GÖRÜŞ

GDO’lu 9 Mısır çeşidi ile ilgili Biyogüvenlik Kurulu’na görüş bildirme süresi bu gece yarısı sona eriyor. Yani GDOlu 9 mısırın reddedilmesi için yaklaşık 9 saatimiz var. Eğer sen de GDO’lara karşıysan harekete geç. GDO’ları istemediğini aşağıda hazırladığımız görüşleri Biyogüvenlik Kurulu’na göndererek dile getir.

Peki bunu nasıl yapacaksın?
Çok kolay:

1) Önce yandaki linke tıkla.
2) Açılan sayfada kimlik bilgilerini doldur.
3) ‘GEN’ kısmına ‘9 MISIR ÇEŞİDİ İÇİN TOPLU GÖRÜŞ’ yaz.
4) ‘KOMİTE’ kısmında ‘Risk Değerlendirme’yi seç.
5) ‘AÇIKLAMA’ yazan pencereye aşağıdaki metnin tamamını kopyalayıp yapıştır.
6) ‘Gen yorumunu oluştur’ tuşuna basarak görüşünü Biyogüvenlik Kurulu’na gönder.

Ve bu mail’i önümüzdeki 9 saatte olabildiğince çok arkadaşınla paylaş!

İşte hepsi bu kadar.

Unutma, GDO’lu 9 mısırın reddedilmesini sağlamak için 9 saatten az vaktin var!

İşte kopyala-yapıştır yöntemiyle gönderebileceğin metin:
______________________________
YEM AMAÇLI İTHAL BAŞVURUSU YAPILAN 9 MISIR ÇEŞİDİ İÇİN HAZIRLANAN RİSK DEĞERLENDİRME RAPORLARINA DAİR TOPLU GÖRÜŞ

MON810

Risk Değerlendirme Komitesi MON810 mısır çeşidi ile ilgili raporun hazırlanıp kamuoyu görüşüne açılmasından hemen sonra, 15 Şubat 2012 tarihinde Journal of Applied Toxicology dergisinde söz konusu mısır çeşidinin içerdiği Cry1Ab toksini ile ilgili yayınlanan çok önemli bir makale, MON810 mısır çeşidine dair hazırlanan raporun yeniden değerlendirilerek Biyogüvenlik Kurulu’nun bu mısır çeşidinin yem amaçlı ithalat başvurusunu ivedilikle reddetmesini zorunlu kılmıştır.

Söz konusu makale, bahsi geçen MON810 mısır türüne, mısır kurtlarından korunması amacıyla genetiği değiştirilerek sentezlettirilen Cry1Ab Bt toksinlerin farklı maddelerle birlikte maruz kalındığı zaman insan hücreleri için ölümcül olduğunu ortaya koymuştur (Mesnage ve ark., 2012). Adı geçen araştırmada MON810 varyetesinin sentezlediği protein, mısır yetiştirilirken kullanılması olası olan glyphosate türü herbisitlerle beraber insan hücrelerine maruz bırakıldığında hücrelerin nekroz ve apoptoza uğradıkları görülmüştür. Yani adı geçen mısır türü insanlar için ölümcül sonuçlar doğuracak hücresel olaylara sebebiyet verebilir.

Ortaya çıkan bu yeni araştırma neticesinde MON810 başvurusunun yanında, glyposate direnci içerecek şekilde MON810 ile melezlenen GD mısır hibritlerine verilmiş izinler de acilen iptal edilmelidir.

59122xNK603

Risk değerlendirme komitesi hazırladığı raporda 59122xNK603 çeşidinin ‘…yem olarak kullanılmasının …kayda değer bir risk taşımayabileceğine’ oy çokluğuyla hükmetmiştir. Bu suretle Risk Değerlendirme Komitesi söz konusu çeşidin 1) risk taşıdığını; 2) bu riskin kayda değer olup olmadığına dair ise kesin bir hüküm getiremediğini ifade etmiştir. Bu değerlendirme neticesinde Risk Değerlendirme Komitesi Biyogüvenlik Kurulu’na 59122xNK603 çeşidininin ithaline dair çekimser görüş bildirmiştir.

Bilindiği üzere Biyogüvenlik Kurulu’nun dayanağı olan Biyogüvenlik Kanunu’nun amacı ‘genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek’tir. Aynı şekilde, Biyogüvenlik Kurulu’nun, varlık nedeni olan Biyogüvenlik Kanunu’nun dayandığı Biyogüvenlik Cartagena Protokolü’nce ifade edilen yükümlülüğü, yapacağı değerlendirmeleri ve vereceği kararları ihtiyat prensibi (ihtiyatlılık ilkesi / ön tedbirci yaklaşım) çerçevesinde gerçekleştirmektir.

Risk değerlendirme komitesince yapılan 59122xNK603 çeşidinin ‘kayda değer bir risk taşımayabileceği’ değerlendirmesi, içinde ‘kayda değer bir risk taşıyor da olabilir’ anlamını ve zımni kabulunü barındırdığı için, Biyogüvenlik Kurulu’ndan net talebimiz bu noktada ihtiyatlılık ilkesini işleterek, ‘riskleri engellemek’ görevini yerine getirmek amacıyla 59122xNK603 mısır çeşidinin yem amaçlı ithalat başvurusunu reddetmesidir.

MON88017

Ne yazık ki MON88017 mısır çeşidine dair hazırlanan Risk Değerlendirme Raporu’nda yer alan yaklaşım, GDO lobisince gerekli ek güvenlik testlerinden muaf tutulmak amacıyla icat edilip ABD’de uygulamaya sokulan ve son derece müphemlik ve çelişki içeren, üzerinde büyük tartışmaların yaşandığı Substantial Equivalence (Tatmin edici ölçüde eşdeğerlilik) kavramının bir uygulamasıdır. Türkiye’de herhangi bir hukuki ve teknik dayanağı olmayan bu tartışmalı kavramın Risk değerlendirme Komitesi Raporu’na sızmakla kalmayıp Rapor’un sonuç cümlesini oluşturması kabul edilebilir bir durum değildir. Ülkemizdeki Risk Değerlendirme Komitelerinin amacı, risk değerlendirme mekanizmalarını engellemeye yönelik bu tarz lobicilik ürünü kavramları dayanak olarak kullanmak değil, bağımsız ve nesnel risk değerlendirmelerinde bulunmaktır.

MON88017 Risk Değerlendirme Raporu’ndaki bu eksiklik, Rapor’un referans verdiği yayınlarda da kendini göstermektedir. Rapor neredeyse tamamıyla, bilimsel bir yanı olmayan çeşitli kurum raporlarına veya hakemli olmayan ve/veya yayın kurulunda GDO çalışması yapan biyoteknoloji şirketlerinin temsilcileri bulunan akademik dergilerde yayınlanan makalelere dayanmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Food and Chemical Toxicology dergisinin yayın kurulunda yönetici editör olan 3 kişiden biri Pioneer şirketinin çalışanı olduğu görülmektedir. Benzer şekilde Environmental Biosafety Research dergisinin yayın kurulunda 1 adet Syngenta, 1 adet de Dow Agrosciences temsilcisi bulunmaktadır. Bunun da ötesinde, komite raporunda GDO endüstrisinin herkesce bilinen baskı örgütü olan ISAAA’ya referans verilmesi, MON88017 çeşidine dair Risk Değerlendirme Raporu’nu hazırlayan komitenin iyi niyeti konusunda şüphe oluşmasına yol açma tehlikesi yaratmaktadır.

Üzülerek müşahade ediyoruz ki, Substantive Equivalence kavramınca şekillenmiş, GDO endüstrisi temsilcilerinin yer aldığı akademik dergilerde yayınlanan makalelere dayanan, ve hakemli akademik dergilerde yayınlanmış bağımsız araştırmalara yer vermeyen MON88017 Risk Değerlendirme Raporu, bu sebeplerle risk değerlendirmesini kaçınılmaz ölçüde eksik gerçekleştirmiştir. Bu haliyle MON88017 mısır çeşidinin yem amaçlı ithal başvurusuna onay alması mümkün olmamalıdır.

Risk Değerlendirme Komitesi’nce zararsızlığı kesin olarak tespit edilemeyen MON88017 mısır çeşidi raporda da belirtildiği gibi oldukça büyük zarar, dolayısıyla da insan, hayvan ve çevre sağlığı için ciddi ve geri dönüştürülemez hasar riski barındırmaktadır. Zararsızlığı ispatlanana kadar bu çeşide karşı temkinli yaklaşmak ihtiyat prensibinin bir gereğidir.

MIR 604

Bu çeşit oldukça yeni bir çeşit olup, Syngenta firmasının müracaatı üzerine 2006 yılında Avustralya’da, 2007 yılında Japonya, Kanada ve ABD’de, 2009 yılında AB’de, ilgili yetkili kuruluşlar tarafından gıda ve yem olarak kullanılması onaylanmıştır. Ancak, Komite Raporu’nda da belirtildiği gibi, bu çeşitle ilgili, yem olarak kullanılması halinde ortaya çıkabilecek riskler konusunda yeterli veri bulunmamaktadır. Bu doğrultuda, tehlike içermediğine dair yeterli veri bulunmayan MIR 604 mısır çeşidine Biyogüvenlik Kurulu’nun İhtiyatlılık ilkesi çerçevesinde yaklaşarak söz konusu mısır çeşidinin ülkemizde yem amaçlı kullanımının onay vermemesi gerekmektedir.

T25

Risk Değerlendirme Raporu’nda belirtildiği gibi,bu çeşitle ilgili hayvan beslemesine yönelik sınırlı sayıda bilimsel yayının bulunmaktadır ve bu yayınlarda da deneysel çalışma sonuçlarına dayalı değerlendirme parametrelerinin eksik ve/veya yetersizdir.

Bu konudaki deneysel çalışmaların söz konusu çeşidin hayvan beslemede kullanımı için karar vermek üzere yeterli olmadığı sonucuna varan bilimsel komite görüşü uyarınca, Biyogüvenlik Kurulu’nun ihtiyatlılık ilkesi çerçevesinde T25 mısır çeşidinin ithaline onay vermemesi gerekmektedir.

MON863

Risk Değerlendirme Komitesi Raporu’nda da belirtildiği üzere, MON863 mısır çeşidi ile ilgili kaynaklar dikkate alındığında; hepato-renal toksisite başta olmak üzere, dalak, immün sistem, genito-üriner sistem dahil çoklu organ ve sistem zedelenmesini rapor eden yayınların varlığı, nptII antibiyotik direnç geni taşıması ve bu genin bitkiden bakterilere yatay gen geçişinin mümkün olabileceğine ilişkin yayınların varlığı, dikkate alınarak, MON863 mısır çeşidinin yem olarak kullanılması ciddi risk oluşturacağı için Biyogüvenlik Kurulu bu mısır çeşidine onay vermemelidir.

MON863xMON810xNK603

MON863xMON810xNK603 mısır çeşidi ve bu çeşidi oluşturan ebeveynler ile ilgili kaynaklar ve Risk Değerlendirme Komitesi Raporu dikkate alındığında; özellikle MON863 ve MON810 mısır çeşitlerinin hepato-renal toksisite başta olmak üzere, dalak, immün sistem, genito-üriner sistem dahil çoklu organ ve sistem zedelenmesini rapor eden yayınların varlığı, MON863 mısır çeşidinin nptII antibiyotik direnç geni taşıması ve bu genin bitkiden bakterilere yatay gen geçişinin mümkün olabileceğine ilişkin yayınların varlığı, MON810 mısır çeşidinin genetik kararsızlığı dikkate alındığında, MON863xMON810xNK603 mısır çeşidinin yem olarak kullanılması ciddi risk oluşturacağı için Biyogüvenlik Kurulu bu mısır çeşidine onay vermemelidir.

MON863xMON810

Risk Değerlendirme Komitesi Raporu’nda belirtildiği gibi MON863xMON810 mısır çeşidinin ebeveynlerinden MON863 mısırın taşıdığı neomisin direnç geninin (nptII) ileride yaratabileceği sorunlar ile MON810 nun genetik yapı kararsızlığı ve toksikolojik (hepatorenal toksisite ve bağışıklık sistemini baskılayıcı özellikleri) etkileri konusundaki araştırma sonuçları dikkate alındığında, bu konulardaki belirsizlikleri ortadan kaldıracak ilave araştırmalara ihtiyaç olduğu aşikardır. Bu noktada söz konusu çeşide Biyogüvenlik Kurulu’nun ihtiyat ilkesi çerçevesinde yaklaşması zaruridir. Kandı ki MON863 mısırının taşıdığı antibiyotik direnç geninin doğuracağı riskler, MON863xMON810 melez türünün ithalat izin başvurusunun reddedilmesi için yeter şart oluşturmaktadır. Yine MON810 çeşidi nin toksikolojik etkileri ile ilgili yeni ortaya çıkan bulgular ve yayınlanan bilimsel makale bu mısır çeşidinin melezlerinin de izin başvurularının ivedilikle iptalini gerektirmektedir.

MON863xNK603

Risk Değerlendirme Komitesi, MON863XNK603 mısır çeşidinin ve ebeveynlerinin yem olarak kullanıldığı sınırlı sayıdaki araştırma sonuçlarında kontrolle (genetiği değiştirilmemiş mısır) karşılaştırıldığında bu ürünü içeren yemlerle beslenen hayvanlarda bazı biyokimyasal parametrelerde değişikliklerin olmasını önemli bir olumsuzluk olarak değerlendirilmiştir.

Ayrıca yine Komite Raporu’nda belirtildiği gibi, MON863XNK603 mısır çeşidinin, içerdiği nptII geninin [aph(3’)-IIa] fonksiyonu olan kanamisin ve neomisin direnci, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Komite Kanamisin ve neomisin, insan ve hayvan sağlığı bakımından önemli problemlerin çözümünde kullanılan antibiyotikler olduğunu ve söz konusu antibiyotiklerin, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Hayvan Sağlığı Organizasyonu (OIE) tarafından insan ve hayvan sağlığı açısından yayınlanan listede kritik antibiyotikler olarak yer aldığını belirtmiştir.

Bu veriler ışığında MON863XNK603 mısır çeşidinin yem olarak kullanılması halinde insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından çok ciddi riskler oluşturabileceğinden, Biyogüvenlik Kurulu’nun söz konusu mısır çeşidinin yem amaçlı ithal başvurusunu reddetmesi gerekmektedir.