TOHUMLARI PATENLESEK DE Mİ SAKLASAK, PATENTLEMESEK DE Mİ SAKLASAK? (Tayfun ÖZKAYA)

Geçtiğimiz aylarda bir televizyon programına telefonla katılmıştım. Yerel tohumların ulusötesi şirketlerce yağmalandığını atlattım. Konuşmamın sonunda teşekkür ettiler. Telefonu kapayıp televizyondan programı izlemeye devam ettim. Yönetici ve stüdyo konuğu “yerel tohumlarımızı mutlaka patentleyelim, bu şekilde koruruz” dediler.

Söylemek istediğim asla bu değildi. “Yaşam patentlenemez” düşüncesine bağlıyız. Bu alanda patent, tohum çeşitlerini yani yaşamı metalaştırmak demektir. Bu tohumları para ile satmaktan farklı bir şeydir. Birileri çoğalttıkları tohumları satabilirler. Patentte ise şirketler belli bir çeşit üzerinde fikri mülkiyet hakları olduğunu iddia ediyorlar. Resmen o tohum çeşidi onların oluyor. Sanayiden örnek verelim. Bir şirket diyelim ilk kez faks makinesi geliştirdi. Bu makine daha önce yoktu. Şirket bu makine üzerinde fikri mülkiyet hakkı iddia edebiliyor. Bunu bir dereceye kadar anlayabiliyoruz. Bir parantez açalım. Bu görüş bile eleştiriliyor. Faks makinesini geliştirmek için mutlaka başka bilgilere ihtiyaç var. Bu bilgileri üretenler bunlara karşı hiçbir bedel talep etmiyorlar. Ayrıca bu fikri mülkiyet hakları tüm insanlığın çıkarlarına aykırı olabiliyor. Aids ilaçlarının patentlenmesi ile ilgili tartışmaları hatırlayın. Tekrar konumuza dönersek, hayata ait olan on bin yıldır binlerce kuşak köylü tarafından geliştirilmiş tohum çeşitlerini ele alarak, ona birkaç gen sokarak veya çıkararak nasıl şirketler bu tohum çeşitleri ve genleri üzerinde fikri mülkiyet hakkı (yani patent) iddia edebiliyorlar. Bunun anlamı hayatın yağmalanmasıdır. Patent olmayan ancak ona yakın fikri mülkiyet halkları biçimleri de var. Tohumlar üzerinde iddia edilebiliyor. Ancak şimdi bu konuya girmeyelim. O da aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor.

Büyük tohum devleri halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır. (Gaia/Grain, 1998, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1)

Köy çeşitleri veya köy popülâsyonları bütün dünyada büyük bir önem kazanmakta. Bunlara İngilizce heirloom deniyor. Ülkemizde atalık tohum denmesi önerilmişti. Şirket tohumlarına İzmir Torbalı köylerinde satın tohum denmekte.

Kısacası tohumlar veya hayvanlar üzerinde patent iddiası kabul edilemez. Hayat patentlenemez. Bu tohum ve hayvanlar bütün bir insanlığa aittir. İtiraz ettiğimiz şirketlerin bunlara sahip çıkma çabalarıdır. Domates, biber, patlıcan, tütün gibi birçok bitki Anadolu’ya Amerika’dan geldi. Domatesin gelişinin üzerinden ancak 100 yıl geçti. Patlıcan ve biberin ise 300 yıl önce geldiği tahmin ediliyor. Diğer yandan on bin yıl önce Anadolu’da geliştirilen buğday buradan bütün dünyaya yayıldı. Kim bunların üzerinde hak iddia edebilir. Bunlar bütün bir insanlığa aittir.

Türkiye’de 31.10.2006’da TBMM’den geçerek kanunlaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu da yerel çeşitler veya köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin ticaretini yasaklamaktadır. Kanunun 5. Maddesi “Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir.” 7. Maddesi ise “yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” demektedir. Kanunda “tescil” şöyle tanımlanmaktadır: “Tescil: Yurt içinde veya yurt dışında ıslah edilen veya bulunan ve geliştirilen bitki çeşitlerinin farklı, yeknesak ve durulmuş olduğunun ve/veya biyolojik ve teknolojik özellikleri ile hastalık ve zararlılara dayanıklılığının ve tarımsal değerlerinin tespit edilerek kütüğe kaydedilmesidir”. Durulmuşluk ise çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalmasıdır. Farklılık: Bir çeşidin, müracaatının yapıldığı tarihte herkesçe bilinen çeşitlerden, tescile esas özelliklerden, en az bir tanesi bakımından farklılık göstermesini tanımlamaktadır. Yerel çeşitler veya köy popülâsyonları ise mutlaka farklı, durulmuş veya yeknesak olmak zorunda değildir. Genetik açıdan varyasyon bulunmaktadır ve bu aslında iyidir. Örneğin Torbalı dağ köylerinde ilginç bir patlıcan çeşidi görüyoruz. Aynı tarlada üretilen patlıcanların hiç biri diğerine benzemiyor. Renkleri sarı, mor, beyaz, siyah olabiliyor. Bu farklılıklar bizim için çok iyi iken tohumu metalaştırmak isteyenler için tohum olarak satılmamaları için gerekçe olarak kullanılabilecektir. Her şeyi bu arada tohumu metalaştırmaya çalışan kapitalist sistem aslında üretici ve tüketicisiyle milyonlarca insanın çıkarlarına ters hareket edebilmektedir. Yerel tohumların bu özellikleri biyoçeşitlilik açısından zenginliklerini ortaya koymaktadır. Tohum Kanunu bu genetik kaynaklardan elde edilen tohumlukların çiftçiler arasında değişimine açık olmakla birlikte ticaretine yasak getirmektedir. Benzer özellikler bir çok diğer ülke yasasında da bulunmaktadır. Bu yasalarla ulusötesi tohum şirketleri hegemonyalarını pekiştirecek yeni bir güç kazanmış olmaktadırlar.

Kısacası köylünün, çiftçinin yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Bu zulümdür.

Biyokorsanlığa engel olmak için kendi yerel tohumlarımızı patentleyelim önerisi yanlıştır. Patentlenen çeşitler sonunda büyük ulusötesi şirketlere satılabilir. Yerli şirketler elinde kalsa da durum değişmez. Amacımız tohumu meta haline getirmek olmamalı. Üstelik genetik olarak farklılık gösteren bir çok köy popülasyonun yasal olarak satışı bile yasaktır. Üreticiler gerekli izinleri almak için başvursalar bile- ki bu iş sıradan bir çiftçinin yapamayacağı kadar zordur- bu istek kabul edilmeyecektir. Adeta bu tohumlar eroin muamelesi görmektedir.

Büyük şirketlerin yerel tohumlarımızı çalması o kadar da zor değildir. Ürün satın alarak da tohumları elde edebilirler. Pazarları dolaşmaları bile yeterli olur. Üstelik Tarım Bakanlığımızın kurduğu tohum ve gen merkezlerinden de çeşitli yollarla tohum örneği almaları çok kolaydır. Materyal Transfer Anlaşması denilen bir süreçle örnekleri sağlayabilirler. Bu nedenle iyi yönetilmez ise bu merkezler biyokorsanlığı kolaylaştırıcı bile olabilmektedir. Bütün tohumlar bir yere toplanmış. Şirketler için bundan iyi şey var mı?

Bizim yapacağımız yerel tohumların kaybolmadan üretilmesi ve gelişmesini sağlamaktır. Yerel tohumlarımızın kaydının devletin yanında çeşitli düzeylerde ve özellikle çiftçi ve çevre örgütleri elinde tutulması son derece önemlidir. Bunların olabildiğince özellikleri kaydedilmeli, yapılabildiği ölçüde gen haritaları çıkarılmalıdır. Bunlarla yapılan yemekler kitaplara vb. geçirilmelidir. Yoksa bunların çalınması ve patentlenmesi işten bile değildir. Doğal olarak tohum yasasının ve UPOV anlaşmasının tekrar ele alınması gereklidir.

Kaynak: karasaban.net

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>