TÜKETİCİNİN HEM CEBİ, HEM DE SAĞLIĞI TEHDİT ALTINDA!

Türkiye‘de yaşanan gıda güvenliği sorunları, halk sağlığı üzerinde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Sorun, ilgili mevzuatın eksikliği / yetersizliği / yanlışlığından başlamakta, gıda denetimlerinden neredeyse vazgeçildiği bir ortamda boyut kazanmakta, tarım ve gıda sektörü ile ilgili uygulanan politikaların doğurduğu sosyo ekonomik yapı üzerinde şekillenmektedir.

Üretici ve tüketici konumundaki milyonlarca yurttaşımızın refahını ve sağlığını olumsuz etkileyen gıda güvenliği sorunlarından, son günlerde önem kazanan biyogüvenlik alanı ile et sektörü gelişmeleri konusundaki ODA‘mız değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmayı gerekli ve yararlı gördük.

1 – Biyogüvenlik Yasa Tasarısı

Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalar, GDO‘lu ürünlerin alerjik reaksiyonlar doğurduğunu ve antibiyotiğe direnç yarattığını kanıtlamış; kan biyokimyasında bozulmalar – organ hasarları – doğum anomalileri – üçüncü nesilden sonra kısırlık yaratma risklerinin de varlığını ortaya koymuştur.

Buna karşılık, Türkiye‘ye 1998 yılından bu yana 30 milyon tondan fazla GDO‘lu olma riski yüksek mısır, pamuk, soya ve pirinç girmiş, karşılığında 15 milyar dolar düzeyinde ithalat parası ödenmiştir.

Tüketici ve halk sağlığı ve çıkarını hiçe sayan bu durum tarafımızdan yıllardır dile getirilmiş ve derhal bir Biyogüvenlik Yasa‘sı çıkartılarak sorunun çözüme kavuşturulması talep edilmiştir.

Buna karşılık, tüm ikazlarımıza rağmen Yasa çıkarılmadan 26 Ekim 2009 tarihinde GDO ticaretini serbest bırakan bir Yönetmelik yayımlanmış; kamuoyundan yükselen haklı itirazlar karşısında 20 Kasım 2009 tarihinde Yönetmelik değişikliği yapılmıştır. İlgili Yönetmelik ve değişikliği için Danıştay önce yürütmenin durdurulması kararı vermiş, ardından yapılan itiraz üzerine bu kararı kaldırmıştır. Böylece hukuki durum, tamamen Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın düzenlediği biçime dönmüşken; bu kez Bakanlık, “hukuki duruma uyum sağlamak” gibi asla geçerli olmayacak yeni bir mazeret öne sürerek, 20 Ocak 2010 tarihinde bir Yönetmelik değişikliği daha yaparak, daha evvel yaptığı düzenlemelerin önemli bir bölümünün uygulamasını 1 Mart 2010 tarihine kadar ertelemiş; böylece yaratılan hukuki kaos ortamında milyonlarca dolarlık rantlar üretilebilmiştir.

Daha evvel sorduk, yanıt alamadık. Şimdi bir kez daha soruyoruz:

1) 26 Ekim 2009 tarihine kadar kontrol belgesi almış ürün kaç tondur?

2) 26 Ekim 2009 – 20 Ocak 2010 tarihleri arasında kontrol belgesi almış ürün kaç tondur?

3) Bunların ürün dağılımı nasıldır?

4) Bunların ithalatçıları kimlerdir?

5) GDO analizi konusunda akredite edilen kaç tane özel kuruluş vardır, bunların akreditasyon tarihleri nelerdir ve sahipleri kimlerdir?

6) Bakanlık 26 Ekim 2009 tarihli Yönetmeliği ile yurtiçi edilmesine izin vermediği ve 20 Kasım 2009 tarihinde tedbirlerini geliştirme ihtiyacı duyduğu riski büyük GDO‘ların ithalatına, ne olmuştur da izin verme durumunda kalmıştır?

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın bu yakıcı sorular karşısında sessiz kalma hakkı yoktur. Bakanlığı kamuoyuna açıklama yapmaya bir kez daha davet ediyoruz.

Yönetmelik ve değişikliklerinin doğurduğu bu karmaşa ortamının dışında, Biyogüvenlik Yasa Tasarısı‘nın TBMM Komisyonlarındaki görüşmeleri tamamlanmıştır. Kısa süre içinde Genel Kurul‘da görüşülmeye başlanacak Tasarı, halk sağlığı açısından kalıcı düzenlemeler getirmesi açısından, büyük önem taşımaktadır. Ziraat Mühendisleri Odası olarak, bugüne dek sürdürülen GDO tartışmalarının halk yararına sonuçlanabilmesini sağlayabilmek için, bu kritik dönemeçte, Tasarı ile ilgili değerlendirmelerimizi kamuoyuyla paylaşmayı görev sayıyoruz;

a) Tasarı‘nın genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvan üretimini yasaklayan içeriği doğrudur. Daha önce bu ürünlerin ekimini serbest bırakan bir Tasarı Taslağı‘nı Bakanlar Kurulu‘na sevk eden Bakanlığın, kamuoyundaki haklı tepkiler üzerine bu tavrından vazgeçmesi, kamuoyu baskısının gücünü ve değerini göstermesi açısından anlamlıdır.

b) Buna karşılık, yukarıda sağlık riskleri sayılan GDO‘lu ürünlerin ithalatının serbest bırakılması, hem halk sağlığı hem de Türkiye‘nin tarımsal üretim potansiyeli açısından büyük bir yanlıştır. Çıkarılan Yönetmeliklerde GDO‘ların bebek mamalarında kullanımı ve antibiyotiğe direnç geni taşıyan GDO‘lu ürünlerin ithalatı yasaklanmışken, Yasa Tasarısı bu konularda bir yasaklama getirmemektedir. Ayrıca, GDO‘lu ürünlerin etiketlenmesinde geçerli olacak ve Avrupa Birliği‘nde %0.9 olarak belirlenen eşik değerin saptanması yetkisinin Tasarı ile Bakanlığa bırakılıyor olması, bir diğer önemli eksiklik olarak öne çıkmaktadır.

c) Tasarı‘nın en can alıcı bölümlerinden birisi de, tüm bu düzenlemeleri yapmaya yetkili kılınacak Biyogüvenlik Kurulu‘nun oluşumuna ilişkindir. Tasarı‘ya göre Kurul, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘ndan 4, Çevre ve Orman Bakanlığı‘ndan 2, Sağlık – Sanayi ve Ticaret Bakanlığı – Dış Ticaret Müsteşarlığı‘ndan 1‘er üye olmak üzere toplam 9 üyeden oluşmakta; Tarım Bakanlığı kontenjanından iki kişi ise, üniversite ve meslek örgütleri tarafından gösterilecek adaylar arasından Bakanlıkça seçilecektir. Şimdi soruyoruz: 1998 yılından bu yana, meslek Oda‘ları, platformlar ve birliklerinin tüm haklı uyarılarına kulak tıkayarak Türkiye‘ye 30 milyon ton GDO‘lu ürün girmesine göz yuman Bakanlıkların atadıkları temsilcilere halk nasıl güven duyacaktır? Bakanlık, üniversite ve meslek örgütlerinin gösterdiği adaylar içinden seçme hak ve yetkisini nereden almaktadır? Bu üniversiteler ve meslek örgütleri hangileri olacaktır? Bugüne dek GDO konusunda bir tek çalışma – açıklama yapmamış meslek örgütlerinden seçilmesinde Tasarı gereği bir engel olmayan üyeler, Kurul içinde nasıl bir etkinlik gösterebileceklerdir?

d) Bütün bu soruların karşılığının halk yararına olabilmesi için, 13 kişiden oluşmasını önerdiğimiz Biyogüvenlik Kurulu‘nun üyeleri de şöyle olmalıdır: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı‘ndan 1‘er kişi, Yüksek Öğretim Kurumu tarafından konusunda uzman olan ve şirketlerle ortak proje yapmamış öğretim üyeleri arasından belirlenecek üç kişi, TMMOB‘ye bağlı Ziraat, Gıda ve Çevre Mühendisleri Odası tarafından belirlenecek üç kişi, Türk Tabipler Birliği‘nden bir kişi, tüketici örgütlerini temsilen kendileri tarafından seçilecek bir kişi, olmak üzere toplam 13 kişi.

Bu çerçevede, Türkiye‘nin biyoteknolojik araştırmalarının altyapısını kuran ve geliştiren, ülkenin biyogüvenliğini sağlayan, GDO‘lu ürünlerin üretim – ithalat ve transit geçişini yasaklayan, Biyogüvenlik Kurulu‘nu bağımsız – bilimsel – demokratik bir temelde kuran bir Biyogüvenlik Yasası için, halkın ve yazılı ve görsel basınımızın dikkati ve katkısının önemini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

2- Et Fiyatlarında Artış ve İthalat Tartışmaları

Son günlerde hızla artan et fiyatları, hem halkın mutfağına kırmızı etin girememesine neden olmakta, diğer taraftan da ithalat tartışmalarını alevlendirmektedir. 2009 Haziran ayında 18 TL olan dana kıyma fiyatı, 2010 Şubat ayında 24 TL‘ye, 20 TL olan dana biftek fiyatı 28 TL‘ye, 26 TL olan dana bonfile fiyatı 30 TL‘ye, 17 TL olan kuzu but fiyatı da 23 TL‘ye çıkmıştır. Bu çerçevede, ortalama bir Avrupa‘lı yılda 75 kg kırmızı et tüketirken, ülkemizde kişi başına tüketim 8 kg ın altına düşmüştür. Kurban Bayramı dışında et tüketemez bir toplum haline dönüşmenin kabul edilemezliği açıktır. Sorunun doğru bir şekilde ele alınarak çözülmesi gereklidir. Bunun için de, şüphesiz, öncelikle sorunun doğru tespitine ihtiyaç vardır.

a) Türkiye, hızla artan ve dinamik bir nüfus yapısına sahiptir. 1980 yılında 44.5 milyon olan nüfusumuz, bugün 72.5 milyon düzeyindedir. Buna karşılık, TÜİK verilerine göre, aynı dönemde büyükbaş hayvan varlığı 16.9 milyondan 10.9 milyona; küçükbaş hayvan varlığı ise 67.6 milyondan 29.5 milyona gerilemiştir. Türkiye‘nin 1980 yılında 204 bin ton olan kırmızı et üretimi, günümüzde 480 bin ton düzeyindedir.

b) 1980 – 2010 dönemini yansıtan bu tablo, Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu gibi düzenleyici ve müdahale edici kuruluşların tasfiye edildiği ve işlevsizleştirildiği bir süreç içinde; yem fiyatları başta olmak üzere her türlü girdi fiyatının sürekli arttığı, buna karşılık et ve süt fiyatları artışının geri kaldığı, piyasada oluşan kartellerin üretici fiyatlarını baskıladığı bir dönemi anlatmaktadır. Çayır ve meraların amaç dışı kullanıldığı, bu alanlardan çeşitli nedenlerle yararlanılamadığı, tespit – tahdit – tahsis işlemlerinin etkinlikle yürütülemediği bu dönemde, üretici hayvansal üretimden giderek kopmuştur. Buna karşılık hem canlı hayvan, hem lop et kaçakçılığı, bazı kesimler için büyük rant kapıları oluşturmuştur.

c) 2000 – 2010 dönemi, tüm aksi iddialara rağmen, hayvancılıkta geriye gidişin sürdüğü yıllardır. Türkiye‘nin 2000 yılında büyükbaş hayvan varlığı 10 milyon 761 bin iken, bugün 10 milyon 860 bin dolayındadır. Aynı dönemde küçükbaş hayvan varlığı 28 milyon 492 bin‘den, 23 milyon 975 bin‘e gerilemiştir. Kaldı ki, sektörün birçok uzmanı, Türkiye‘nin gerçek hayvan varlığının, bu sayının oldukça altında olduğunu ifade etmektedirler. Aynı dönemde kırmızı et üretimi ise 491 bin ton‘dan 482 bin ton‘a düşmüştür.

d) Bu tablonun bir kriz fotoğrafına dönüşmesinde, kilit dönem 2007 yılıdır. Bu dönemde artan girdi fiyatları karşısında, süt tekellerinin çabasıyla süt fiyatlarının 35 kuruşa kadar geriletilmesi, birçok hayvanın kesime gönderilmesine neden olmuştur. Üreticinin “Sarı Kız Hakkını Helal Etmiyor” teması altında yaptığı mitingler, gazete ilanları dikkate alınmak yerine; “ideolojik” olarak tanımlanmıştır. Oysa 2007 yılının istatistikleri, yalın gerçeği ortaya koymaktadır: 2005 ve 2006 yıllarında sırasıyla 409 ve 439 bin ton olan kırmızı et üretimi, 2007 yılında, yoğun kesimler nedeniyle 576 bin ton‘a yükselmiştir. Bir kriz ve çöküş istatistiği olmasına rağmen, bu durum, et üretimi artışı olarak kamuoyuna yansıtılmıştır. Sonuçta, Türkiye kaçınılmaz gerçek ile yüz yüze gelmiştir. Bugün, talebi karşılamakta yetersiz olduğu açık olan bir üretim eksikliği ortadadır. Bu durum, spekülasyon diye geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.

e) Gıda denetimlerinin eksikliği, bir başka önemli sorun olarak ortadadır. Piyasayı denetlemekle sorumlu kamu yönetimi yapılarının hizmet binalarına 100 metre mesafede yapılan 1 TL‘ye döner ekmek, 3 TL‘ye bir kilo sucuk satışları görmezden gelinmektedir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın 5 bin gıda denetmeni ile 400 bin gıda üretim – satış ve dağıtım noktasını, bir bu kadar da kayıt dışı sektör varken, etkinlikle denetleyebilmesi fiziken mümkün değildir. Tüm haklı ikazlarımıza rağmen, bu alanda çalışan kamu görevlilerinin sayısını yeni alımlarla artırmayan, işletmelerin iç denetimini sağlayan sorumlu yöneticilerin sorunlarını çözmek ve sistemin etkinliğini artırmak yerine hazırladığı Yasa Tasarı taslakları ile sorumlu yöneticiliğin çalışma alanlarını en alt düzeye indirgeyerek sistemi fiilen ortadan kaldırmaya çalışan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, gıda denetimleri alanındaki bu korkunç tabloyu ortadan kaldırmakla yükümlü ve görevlidir.

f) Sorunun, ciddiyetine bağdaşır bir şekilde, doğru ve kararlı politikalarla çözülmesi gereklidir. Kimi çevrelerce çözüm olarak sunulan ithalat, mevcut üretim yapısının da çökmesine neden olacaktır. Bu çerçevede, acilen hayvan populasyonunu artırıcı, verimliliği yükseltici üretim odaklı politikalara ihtiyaç vardır. Bunun yanında, ülkeyi baştan başa esir almış olan hayvan hastalıklarının eredike edilmesi için ciddi çalışmalara acilen ihtiyaç bulunmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde uygulanan hibe desteği, tüm ülkeyi kapsayacak biçimde genişletilmelidir. Ayrıca destek miktarı da yükseltilmelidir. Dişi ve damızlık hayvanların kesilmesi mutlaka önlenmeli, hatta bu konuda mevzuat çıkarılmalıdır. Piyasa fiyatlarına gerektiğinde müdahale edebilecek mekanizmalar oluşturulmalıdır.

“At ve eşek kesimi yapıldığı ve kaçak bufalo etlerinin yakalandığına” yönelik haberler, zaten yüksek fiyatlar nedeniyle et alamaz hale gelmiş olan halkımızı daha da tedirgin etmiştir. Kaçak hayvan girişini önlemek için sektördeki kayıt dışılığa karşı etkin mücadele verilmelidir. Kontrolsüz kesimlere karşı denetimler artırılmalıdır.

Hayvancılık sektöründeki sorunlar ithalatla çözülemez. İthalata dayalı politikaların geçmişte hayvancılığa ne denli zarar verdiği hatırlanmalıdır. Süt fiyatlarında istikrar sağlanması halinde, süreç içinde hayvan varlığımız da artma eğilimine girecektir. Bu doğrultuda üretici birliklerinin örgütlenmesinin teşvik edilmesi de büyük önem taşımaktadır.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Dr. Gökhan GÜNAYDIN

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı

14 Şubat 2010

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir